Diller

Buradasınız

Türkmence Türkçe Sözlük

Türkçe

Türkmence Türkçe Sözlük  



Zip formatında CHM dosyasını bulabilirsiniz. Türkmence sözler Türkçe nasıl okunduğuna dair fikir vermek için Türk alfabeyle yazılmış olabilir, Türkmencede değişik yazılabilir, dikkat edin.

 

-A-

 

aban- (aaban-): Abanmak, üze­ri­­ne e­­ğil­­­mek.

abray (aabray): 1.İ­tibar, nüfuz. 2.Şan, şöh­ret, ün, tanınma.

aca- (aaca-): Acılaşmak, acımak.

acal: Ecel, ölüm.

acap: bk. acayıp.

acayıp (acaayıp): 1.Görkemli,  muh- te­­şem, debdebeli. 2.Mü­kem­­mel, şa­­hane, enfes, çok iyi, çok gü­zel.

acı (aacı): Acı.

aç (aaç):  Aç.

aç-: 1.Açmak. 2.Keşfetmek. 3.Yaz­­­mak, sermek (sofra vb.).

açar: Anahtar.

açgöz (aaçgöz): Aç gözlü.

açık:  1.Açık.  2.Temiz, saf, duru. 

açıklık: Açıklık.

açıl-: 1.Açılmak. 2.Parlamak, ay­dın­lan­­­mak.

açlık (aaçlık): Açlık.

adağlı (aadağlı): Nişanlı, sözlü.

adalat (adaalat): Adalet, doğru­luk, hak.

adam (aadam): Adam, insan.

             a. bol-: 1.Büyümek, ye­tiş­mek, adam olmak. 2.Akıllan­mak.

             a. et-: Besleyip büyütmek, ye­­tiş­tir­mek, adam etmek.

adamı (aadamıı): İnsanoğlu, in­san.

adat (aadat): 1.Gelenek, âdet. 2.Alış­­­kan­­lık, huy.

adatça (aadatça): Âdet olduğu üze­­re, ge­­nellikle.

adıl: Adaletli, adil, insaflı.

adıllık: Adaletlilik, adillik, insaf­lı­lık.

adyutant: Yaver.

agent: 1.Acenta. 2.Ajan, casus.

agronom: Tarım uzmanı.

ağ- (aağ-): 1.Aşmak. 2.Yük­­­­sel­­mek, ağ­­mak.

ağa (aağa): 1.Ağabey. 2.Amca.       3.  A­­­­ğa, bey.

ağaç: 1.Ağaç.  2.Tahta.

ağar- (aağar-): 1.Ağarmak. 2.Sol­mak.

ağdar- (aağdar-): 1.Döndürmek, çe­­vir­­mek. 2.Devirmek, yık­mak. 3.Dü­şür­mek...4.Dök­mek.  5.Bo­şalt­­mak. 6.Karıştır­mak.

ağı (aağı): Ağlama, ağlayış, ağıt.

ağıçı (aağıçı): Ağıtçı; yas tören­le­rin­de yüksek sesle bir şeyler söy­le­ye­rek ağlayan ki­şi.

ağıl (aağıl): Ağıl.

ağın: 1.Bütün, hep. 2.Baştan ba­şa, baş­­­tan aşağı.

ağır:  1.Ağır.  2.Zor, güç, sıkıntılı.

ağır- (aağır-): Ağrımak.

ağırlık: Ağırlık.

ağız: Ağız.

ağla- (aağla-): Ağlamak.

ağlan- (aağlan-): Ağlanmak.

ağla­ş- (aağlaş-): Ağlaşmak.

ağlat- (aağlat-): Ağlatmak.

ağram: Ağırlık.

ağşam: Akşam.

ağşamara (ağşamaara): Gün ba­tı­mı, ak­­­şam­le­yin, akşam üzeri.

ağtar-: 1.Aramak. 2.Yoklamak, ka­rış­­­tır­­mak.

ağtık: Torun.

ağza (ağzaa): 1.Organ, aza. 2.Öge. 3.Ü­­ye, a­za.

ağza-: Anmak, bahsetmek, zikret­mek, söz etmek, ima etmek.

ağzıbirlik (ağzıbiirlik): Uyum, yek­vü­cut ol­ma, söz birliği.

ah (aah): İnleme, sızlama.

ah: Ah, vah, aman, heyhat, yazık!

ahır (aahır): Nihayet, sonunda, ar­tık.

ahırı (aahırı): 1.Artık, nihayet, so­nun­­da. 2.Daha.

ahırın (aahırıın): bk. ahır  

ahırsoñı (aahırsoñı): En sonunda, ni­ha­yet.

ahlak: Ahlâk.

ahmır: Ham hayal, gerçekleşmesi zor a­maç.

ahval (ahvaal): Durum, hâl.

ajdarha (ajdarhaa): Ejderha, bü­yük yı­lan.

ak (aak):  Ak, beyaz.

ak-: Akmak.

akademik: Akademi üyesi.

akgınlı: Akıcı.

akıl: Akıl.

akıl ber-: Akıl vermek, öğüt ver­mek, yol göstermek.

akıldar (akıldaar): Mütefekkir, fi­kir ada­mı, düşünür.

akım: 1.Akıntı, akım. 2.Yol, yön­tem, me­tot.

aklık (aaklık): 1.Aklık, beyazlık.  2.Üc­ret.

akmak: Budala, ahmak, aptal.

aksakgal (aaksakgal): Yaşlı, ih­tiyar.

al-I (aal): Al, kırmızı.

al-II (aal):  1.Hile.  2.Cin, peri.

al-: 1.Almak. 2.(Yol) almak. 3.Ka­bul et­mek.  4.Alıp gitmek.

ala (aala): 1.Ala, alacalı. 2.Elâ.  3.De­­­ği­şik, türlü, çeşitli.

alaç (alaaç): Çare, kurtuluş, çıkış yo­lu.

alada: Tasa, kaygı, sıkıntı, endişe.

alamat (alaamat): 1.Alâmet, işaret, iz, eser, nişan, belirti. 2.Alâ­met, va­sıf.

ala-mula (aala-muula): Ala bula.

alañ: Küçük tepe, tümsek.

 

173

alasman (aalasmaan): Gök yüzü, gök. alav: Alev, meşale, şule.

alcıra-: Şaşırmak.

alça: Kızıl erik.

alçak: 1.Nazik, nezaketli. 2.Müş­fik, şef­katli.

alda- (aalda-): Aldatmak, yalan söy­le­mek.

aldan- (aaldan-): Aldanmak.

al­davçılık (aal­davçılık): Aldatıcılık, hi­le­kârlık.

aldır-: 1.Aldırmak, kaptırmak.  2.Ha­­­­­rap et­­tirmek, yok ettir­mek.

alım (aalım): Alim, bilgili, bilgi sa­hi­bi.

alın (aalın): 1.Alın. 2.Ön, öndeki.

alın-:  1.Alınmak, edinmek.  2.Ele ge­çi­ril­­mek, elde edilmek.

alıp bar-: Çok etkilemek, iliğine iş­le­mek.

alıp çık-: Kurtarmak.

alış-: 1.Değişmek. 2.Karşılıklı al­mak.

alkım: 1.Çene, gerdan. 2.Birinin ya­nı, ya­­­kını.

alkış: Minnettarlık, minnet, şük­ran, te­şek­kür.

             a. et-: Teşekkür etmek, şük­­­­ret­mek. 

Alla (Allaa): Allah.

Allatağala (Allaatağaalaa): Allahü Te­­alâ.

alma: Elma.

almaz: Elmas.

 

174

alñasa-: Acele etmek, telâşlanmak.alp: Alp, yiğit, kahraman.

altı: Altı

altın: Altın.

amal: Tarz, usul, yol, yöntem.

            a. et-: Gerçekleştirmek, yerine ge­­­tir­mek, hayata geçirmek, ta­hak­­kuk ettirmek.

aman (amaan): 1.Sağ salim, sağ.  2.Sağ­­­lam, sıhhatli. 3.Yardım, im­dat.

amana gel- (amaana gel-): Dize gel­mek, baş eğmek, boyun eğ-mek.

amanat: Emanet.

amatlı (aamatlı): Elverişli, uygun, mü­sait, münasip. 

ammar: Ambar, depo.

anbar: Amber.

anık: 1.Açık, aydın, belli, anlaşılır.  2.Tam, eksiksiz.  3.Doğru.

anna (aanna): Cuma.

ant iç-: Yemin etmek, ant içmek.

añ (aañ): 1.Fikir, düşünce, mantık. 2.İd­rak, kavrama, sezme.   3.A­kıl, ze­kâ.

añ- (aañ-): 1.Anlamak, kavra­mak.  2.İd­­­rak etmek, şuuruna var­mak.

añlat- (aañlat-): Anlatmak, ifade et­mek.

añlı (aañlı): Anlayışlı, ferasetli, ze­ki.

añrı:  1.Öte, arka.  2.Aşkın, fazla.

añsat (añsaat): Kolay, basit, hafif.

añzak: Şiddetli soğuk, ayaz.

apat (aapat): 1.Dert, belâ. 2.Fe­lâ­ket, afet.  3.Kötü şey.

apbası (apbaası): Kadın elbi­se­si­nin önü­ne ta­kı­lan, yaprak gi­bi yas­­­sı, gü­müşten ya­pılmış süs, ziy­net.

apı-tupan (aapı-tupaan): 1.Kasır­ga, fır­­tı­na, deprem. 2.Kavga, hır­gür.

ar (aar):  1.Öç, intikâm.  2.Ar.

ar- (aar-): Yorulmak.

ara (aara):  Ara, aralık, mesafe.

ara- (aara-): 1.Aramak. 2.Özen gös­­­ter­mek, titiz davranmak.

araba: (Motorsuz) araba, kağnı.

arada (aarada): 1.Arada sırada, ba­­zen. 2.Son günlerde, ya­kın­da, ya­kın za­manlarda. 3.Ara­da, or­tada.

aralaş- (aaralaş-): 1.Girmek, gel­mek. 2.Karışmak, müdahale etmek.

aralık (aaralık): 1.Aralık, mesafe. 2.Herkese âit, umumî.

aram tap- (aaram tap-): Sakinleş­mek, ya­tışmak, rahatlamak, huzur bul­mak.

aranı aç- (aaraanı aç-): 1.Uzaklaş­mak. 2.Ayrılmak.

Arap: Arap.

arassa: Temiz, saf.

a­ras­salan-: 1.Temizlenmek. 2.Ayık­lan­­mak.

arça: Çam.

ardın-: Öksürmek, öksürüp gırtlağı­nı/bo­­ğazını temizlemek.       

ardıncıra-: Sallanmak.

arğın (aarğın): Yorgun, bitkin.

arğınlık (aarğınlık): Yorgunluk, bit­kin­lik.

arı: Arı.

arka: Sırt, arka.

arkadağ (arkadaağ): Himaye eden, ko­ru­yucu, koruyan, gözeten.

arka dur-: Himaye etmek, koru­mak, ka­yır­mak.

arkalı: Aracılığıyla, vasıtasıyla, sa­ye­sin­de, yoluyla.

arkayın: Rahat, sakin, sessiz, te­lâşsız.

             a. bol-: Rahat olmak, sakin ol­mak.            

arla-: 1.Bağırmak.  2.Kükremek.

arman (armaan): 1.Gerçekleşme­miş ar­­­zu, e­mel. 2.Ham hayal. 3.Kin, öf­­­ke, ga­zap. 4.Hey­­­­hat, ya­zık, ey­vah!

 

175

armanlı (armaanlı): 1.İstediğini el­de ede­­me­yen, amacına ulaşa­ma­­yan, muradı­na ereme­yen. 2.Üz­gün, ü­zün­tülü, a­cılı.armaveri (aarmaaveri): Kolay gel­­sin!

armıt: Armut.

ar-namıs (aar-naamıs): Şeref, onur, yüz akı, na­mus, itibar.

arpa: Arpa.

arslan: Arslan.

arş: Arş; göğün en üst tabakası.

art-: Artmak, geriye kalmak.

artık: Fazla, fazlalık, artık, geriye kalan.                                                                                                                                                        

artıkmaç: 1.Fazla, gereğinden faz­la.  2.İyi, güzel, mükem­mel.

aruz: Aruz.

arzan (arzaan): Ucuz.

arzı: Arzu, istek, rica.

arzıla-: İstemek, dilemek, rica et­mek.

arzılı: 1.Arzulu, ricalı. 2.Değerli, kıy­met­­li, sevgili, aziz.

arzuv: 1.Arzu, istek. 2.Hayal, rüya.

             a. edil-: İstenmek, arzu edil­mek.            

             a. et-: İstemek, arzu etmek.                 

as-: Asmak, iliştirmek, takmak.

asfalt: Asfalt.

asıl: 1.Asıl, cevher, öz. 2.Esasen, doğ­­­ru­su.

asıl-: 1.Asılmak. 2.Asılmak, idam    e­di­l­­mek. 3.Boynuna ip takıp ken­­­­di ken­dini öldürmek, in­ti­har etmek.

asıllı: Kibar, efendi, asaletli, soylu, gör­gü­lü.

asır: Asır, yüzyıl.

asla (aslaa): Asla, hiçbir zaman.

asman (asmaan): Sema, gök, gök yü­zü.

assa: Yavaş, yavaşça.

ast: Alt.

asuda (aasuuda): 1.Sakin, dingin.  2.Ra­hat.

a­ş: Yemek.

aş- (aaş-): Aşmak, geçmek.

aşa (aaşa): Aşırı derecede, pek, çok.

aşak (aşaak): 1.Alt, aşağı.  2.Al­çak.

aşğa­zan (aşğaa­zan):  Mide.

aşık (aaşık): Sevdalı, âşık.

at (aat): Ad, isim, nam.

at: At, beygir.

at-: 1.Atmak. 2.Atmak, ateş etmek, vur­mak. 3.Sermek (sofra vb.).  4.At­mak, fırlatmak. 5.Atmak, a­ğar­mak (tan). 6.Çalmak (ıs­lık).

ata:  1.Baba.  2.Ata.

ataş (aataş): Ateş.

atbakar: Seyis, at bakıcısı.

at dak- (aat dak-): 1.Lâ­kap tak­mak. 2.Ad koymak, ad ver­mek, ad­lan­dır­mak. 3.Uy­gun gör­­me­mek.

atıl-: Atılmak.

atır: 1.Güzel koku, ıtır. 2.Parfüm, esans.

atır-: (Tan yerinin/günün ağarması­nı) beklemek, sabahı etmek, sa­bah­la­mak.

atız: Dışı çitlerle çevrili toprak par­çası, ko­ru, parsel, arsa, tarla.

atlan-: 1.Atlanmak, ata binmek, ata bi­nip gitmek. 2.Bir yere git­mek için yola düşmek, yola ko­yul­mak. 

atlandırıl- (aatlandırıl-): Adlandı­rıl­­mak, ad verilmek.

atlı (aatlı): 1.Adlı, isimli. 2.Meşhur, ün­lü, şanlı, tanınmış.

atlı: 1.Atlı. 2.Atlı asker, süvari.

at­lı-abraylı (aat­lı-aabraylı): Anlı şan­lı.

av (aav): Av.

ava- (aava-): Acımak, acı vermek, ağ­rı­mak.

avat- (aavat-): Acıtmak, ağrıtmak.

avçı (aavçı): Avcı.

avı (aavı): Zehir, ağı.

avla- (aavla-): 1.Avlamak. 2.İzle­mek, izi­­ne düşmek.

av­tomat: 1.Otomat. 2.Otomatik ma­ki­ne.

ay (aay): 1.Ay (gök yüzündeki). 2.Ay; yılın on iki  a­yın­dan her biri.

ay: Ay, ah, vay, vah, heyhat, yazık!

aya (aaya): Aya, avuç içi.

ayak: Ayak.

ayak çek-: Durmak, duraklamak.

ayal (ayaal): 1.Kadın. 2.Hanım, ka­rı, zev­­ce.

ayal-gız (ayaal-gıız): Kadın ve kız.

ayan (ayaan): 1.Açık, belli, ma­lûm, aşi­­­­kâr.  2.Açıkça, apa­çık.

             a. bol-: Malûm olmak, bilin­mek, be­­lirmek, ortaya çık­mak. 

             a. et-: Belirtmek, bildirmek,  a­çık­lamak, ortaya çıkarmak.

             a. eyle-: Belirtmek, bildir­mek, açıklamak, ortaya çıkar­mak.         

ayat (aayat): Ayet.

ayaz: Ayaz, soğuk.

aydıcı: Söyleyen, söyleyici.

aydıl-: Söylenmek, konuşulmak, bah­­­­­se­dilmek.

aydım: Şarkı, türkü.

aydım ayt-: Şarkı söylemek, türkü söy­le­mek/çağırmak.

aydımçı: Türkücü, şarkıcı, ses sa­natçısı.

aydım-saz (aydım-saaz): Saz ve söz, sazla birlikte söylenen şiir.

aydıñ (aaydıñ): 1.Aydın, aydınlık.  2.A­çık, belli, anlaşılır.

ayğıtlı: 1.Aydınlatıcı, parlak, ay­dın­lık. 2.Kesin. 3.Kararlı.

ayılğanç: 1.Korkulu, dehşetli.  2.İğ­­renç.                                             

ayıp: Ayıp, kusur, yüz karası, suç, ka­­ba­hat, günah.

ayır-: Ayırmak.

ayla-: 1.Dönmek, dolaşmak.  2.Çe­­vir­mek, döndürmek.

aylan-: Dönmek, dolanmak, dolaş­mak, ge­zinmek.

aylap (aaylaap): ... aydır, ... aydan be­ri.

aylav: 1.At yarışı yapılan meydan,   a­lan. 2.Kıvrım, eğri.

ayna (aayna): 1.Cam. 2.Ayna.  3.Pen­­­­­­cere.

ayna-: 1.Naz etmek, nazlanmak.  2.Kap­ris yapmak.

aynadıl-: Naz edilmek, nazlanılmak.

ayra: Ayrı.

ayra düş-: Ayrılmak, ayrı düşmek.

ayralık: Ayrılık, hasret.

ayratınlık (ayratıınlık): Özellik.

ayrıl-: Ayrılmak.

ayt-: 1.Söylemek, demek. 2.Anlat­mak. 3.Söylemek (şarkı, tür­kü).

ayt bayra­m: Bayram.

aytım (aaytım): Belli büyüklükteki yer, meydan, alan.

aytıs -Kazakça-: Atışma (şairler a­ra­sın­da).

ayyar (ayyaar): 1.Aldatıcı, hilekâr. 2.Yağ­macı, harami. 3.Serseri.

az (aaz): 1.Az. 2.Eksik.

az- (aaz-): Azmak, ahlâkı bozul­mak, baş­tan çıkmak.

azacık (aazacık): Azıcık, biraz, bi­raz­cık.

azal- (aazal-): Azalmak, eksilmek.

azap (azaap): 1.Azap, işkence. 2.Is­tı­rap, e­zi­yet, sıkıntı.

azar (azaar): Ağrı, sızı, sancı.

azaş- (aazaş-): Yolunu kaybetmek, şa­şırmak, yoldan çıkmak.

azat (azaat): Hür, serbest, bağım­sız.

             a. et-: Azat etmek, salıver­mek, ser­best bırakmak.

             a. eyle-: Azat etmek, salı­ver­mek, serbest bırakmak.

azatlık (azaatlık): Hürriyet, özgür­lük, ser­­bestlik.

azda-kände (aazda-käände): Az çok.

az-hor (aaz-hoor): Az buçuk.

azı:Azı, azı diş.

azık (aazık): Azık, yiyecek.

Aziya: Asya.

azlık (aazlık): Azlık.

az-ov­lak (aaz-ov­lak): Az buçuk, bi­raz.

 

-Ä-

 

äber-: 1.Bir şeyi alıp birisine ver­mek.  2.Bir şeyi birisi için sa­tın al­mak.

ädik (äädik): Çizme, edik.

ädim (äädim): Adım.

ädim ät- (äädim äät-): Adım at­mak, yü­rümek, hareket et­mek.

äheñ: 1.Melodi. 2.Uyum. 3.Ton (ko­­nuş­ma).

ähli: Bütün, hep.

ähmiyetli: Önemli, ehemmiyetli.

äkel-: Getirmek.

äkit-: Götürmek.

älem (äälem): 1.Cihan, âlem, dün­ya. 2.E­­lâ­lem, herkes. 3.Her yer, her ta­­raf.

älemğoşar (äälemğoşar): Gök ku­şa­ğı.

äpet (ääpet): Muazzam, koskoca­man, muh­­te­şem.

är (äär):  1.Mert, yiğit, er.  2.Eş, ko­ca.

ät- (äät-): Adımlamak, adım atmak, yü­rü­mek.

ät gal- (äät gaal-): Ümidi boşa çık­mak.

ätiyaç (äätiyaaç): Korku, kuşku.

             ä. et-: Korkmak, çekinmek.

ätle- (äätle-): Adımlamak, adım at­mak, yü­rümek.

äynek (ääynek): Gözlük.

 

-B-

 

baba (baaba): Dede, annenin ba­bası.

babatda (baabatda): Hakkında, ko­nu­da, konu­sunda.

bada (baada):  1.Önce, önceleri, ev­ve­lâ, başlangıçta.  2.An, kısa za­man.  3.Hemen, derhal, bir­den.

bada-bat (baada-baat): Hemen, der­­hal, bir­den.

badak sal-: Çelmek, çelmelemek, en­gel ol­mak.

badaş- (baadaş-): Birbirine çok bağlı ol­mak, yakınlık duymak, yak­laş­mak, yakın durmak, içli dışlı ol­mak, bağdaşmak.

bağ (baağ): Bağ, bahçe.

bağana: Kuzu postu, kuzu derisi.

bağban (baağbaan): 1.Bah­­­çe sa­hibi. 2.Bah­çıvan.

bağır: 1.Bağır, göğüs. 2.Kara­ciğer.

bağışla-: Affetmek, bağışlamak.

bağla- (baağla-): Bağlamak, dü­ğüm­le­mek.

bağlan- (baağlan-): 1.Bağlanmak. 2.Ki­­­­lit­lenmek. 3.Ka­panmak. 4.Ka­­­pa­tılmak.

bağlanışıklı (baağlanışıklı): Bağlı, a­lâkalı, ilgili, ilişkili.

bağlı (baağlı): 1.Bağlı, gerçekleş­me­si bir şartı gerektiren.  2.Bağlı, bağ­lan­mış.

bağşı: Ozan, halk şairi, saz şairi.

bağt: Baht, saadet.                                                                                                                         

bağtıyar (bağtıyaar): Bahtiyar, ta­lihli, baht­lı.

baha: 1.Fiyat, değer, kıymet.  2.Not.

bahar: Bahar, ilkbahar.

Bahrı Hazar: Hazar Denizi.

bak-: 1.Bakmak. 2.Görmek. 3.Güt­­mek.

bakan (bakaan): -a/-e doğru.

bakca: Bahçe.

bakı (baakı): 1.İlelebet, ebediyen,   e­bedî.  2.Ölümsüz.

bakıl-: 1.Bakılmak. 2.Beslenmek, ye­­­tiş­ti­rilmek.

bakış-: 1.Bakışmak. 2.Bakmakta, bes­­­le­mek­te yardımlaşmak.

bal: Bal.

bala (baala): Çocuk, yavru.                            

balak: Pantolon.

baldak: Bitki sapı, ot gövdesi.

balık (baalık): Balık.

balkılda-: Işıldamak, parlamak, pa­rıl pa­rıl parlamak.

bap (baap): Bölüm.

bar (baar): 1.Bütün, hep, tama­men.  2.Var, var olan, mev­cut.

bar-: Varmak, gitmek.

bara­bar:­ 1.Beraber, birlikte. 2.Eşit.

barada (baarada): Hakkında, ko­nu­­da, ko­nusunda, dair, üzeri­ne.

barasında (baarasında): bk. ba­ra­da.

barça: Bütün.

barha: 1.Bütün, hep. 2.Gittikçe.    3.İ­­­yice, büs­bütün.

barı (baarı): 1.Hepsi, bütünü. 2.Her­­­­kes. 3.Hep.

barış: Gitme, gidiş, seyir.

bark ur-: 1.Parıldamak. 2.Güzel ve ke­sif koku yaymak.

barlık (baarlık): Varlık, var oluş, mev­cu­diyet.

barmak: Parmak.

bas-: 1.Basmak. 2.Ezmek. 3.Kap­la­mak. 4.Zorlamak. 5.Ağırlık ver­­­­­­mek, üs­tüne çökmek. 6.Üs­­­­tün çıkmak, bo­yun eğ­dir­­mek, yıkmak, yen­mek. 7.Hapse at­mak. 8.Bas­­­kın gel­­mek. 9.Ba­­tırmak (suya). 10.Yu­varlamak (ke­çe).

basğançak: Basamak.

bas­ğıla-: 1.Çiğnemek, basarak dü­zelt­mek. 2.Yoğurmak, kar­mak.

basıl-: Üstüne ağırlık düşmek, bu­nal­mak.

basım: 1.Çabuk, hızlı, tez.  2.He­­men, der­hal, süratle.

baş:  1.Baş, kafa.  2.Doruk, dağ ba­şı.  3.Başak.  4.Başkan, ön­der, ile-ri ge­len.

             b. bol-: Başını çekmek, öne düş­mek, önderlik etmek, yol gös­­ter­mek.

başa bar-: 1.Yoluna/düzene gir­mek, dü­zelmek, normale dön­mek. 2.Ger­çekleşmek. 3.So­­­­na er­mek, bit­­mek.

başar-: Yapabilmek, becermek, ba­şar­mak, muktedir olmak.

başart-: 1.Başartmak, becertmek, ba­şa­rı­ya erdirmek. 2.Başarıy­la so­nuç­­lan­dır­mak.

başdan: Önce, önceleri, baştan.

baş eğ-: Başını eğmek, selâm ver­mek, se­lâmlamak.

başğa: Başka, diğer, gayri, öbür, öteki, sa­ir.

başkı: İlk, başlangıçtaki.

başla-: 1.Bir işe başlamak, girişmek. 2.Baş­lamak (yardımcı fiil). 3.Aç­­­mak.

başlan-: 1.Başlanmak. 2.Meydana gel­mek, ortaya çıkmak, türe­mek.  3.Gel­­­­me­ye/inmeye baş­la­­mak.

başlı-barat (başlı-baraat): Dü­zensiz, dağınık, karışık, kar­ma­k­arışık.

başlık:  1.Amir.  2.Başkan, reis.

bat (baat):  1.Bir işi yapmak için sar­f e­di­len güç; katedilen hız, sürat.  2.Heybet.

bat-: Batmak.

bat al- (baat al-): 1.Hız almak.  2.Güç­­len­mek.

batır (baatır): Cesur, mert, yiğit, gözü pek, pervasız.

batır-: Batırmak.

batırlık (baatırlık): Mertlik, yiğit­lik.

batlan- (baatlan-): 1.Hızlanmak, hız al­mak.  2.Güçlenmek.

batlı (baatlı): Şiddetli, güçlü, kuv­vetli, baskın.

bay (baay): Zengin, varlıklı.

bayar: Bey, ağa.

baydak: Bayrak, sancak, flâma.

bayğuş (baayğuş): Baykuş.

bayır: Bayır, tepe, sırt, yokuş.

baylaşdır- (baaylaşdır-): 1.Zengin­leş­tir­mek. 2.İlerletmek, geliş­tir­mek.

baylık (baaylık): Zenginlik.

bayrak: 1.Ödül, mükâfat. 2.Gani­met.

bayram: Bayram, şölen.

             b. et-: Bayram etmek, bayra­mı kut­­lamak.

bazar (baazar): Pazar, çarşı.

bäbek (bääbek): Bebek, süt emen ço­cuk.

bäğül (bääğül): Gül.

bähbit (bähbiit): 1.Fayda. 2.Men­fa­­at, çı­kar. 3.Kâr, ka­zanç.

bähre al-: Tad/zevk almak, keyif­len­mek, hoşlanmak.

bälçire- (bäälçire-): Şaka yapmak.

bäri (bääri): 1.Beri. 2.-dan/-den be­­ri.

bärik (bääriik): Beriye.

bäş (bääş): Beş.

bäşatar (bääşatar): Tüfek.

bäşinci (bääşinci): Beşinci.

be: Şaşırmayı ifade eden ünlem; vay!

becer-:  1.Tarlayı sürüp bir şeyler    e­ke­cek hâle getirmek.  2.Tamir et­mek, yamamak. 3.Hastalığı iyi­leş­tir­mek, tedavi etmek.

bedasıl: Kötü kalpli, kötü, fena.

beden: Beden, vücut.

bedev: Küheylân; soylu at, Arap atı.

beğ: Bey.

beğen-: Sevinmek.

beğenç: Sevinç.

beğendir-: Sevindirmek, memnun et­mek.

bela (belaa): Belâ, dert.

belent: 1.Yüksek, yüce, üstün.  2.Deb­­de­­beli, görkemli, göste­riş­li, şa­şa­alı. 3.Yük­­­sek, sert (ses).

belet: Birini, bir yeri veya herhangi bir şe­yi iyi bilen, tanıyan       a­dam; aşi­na, bilgili, uyanık.

belki: 1.Belki.  2.Gâliba, herhalde, muh­te­melen.

belle-:  1.Kaydetmek.  2.Belirlemek.

bellenil-: 1.İşaret konulmak, işaret­len­mek. 2.Belirlenmek.

belli: 1.Belli. 2.Tanınmış, bilinen, ta­­nı­nan.      

bende: Kul, köle, bende.

bent:  1.Set, bent.  2.Kıta (şiir).

ber-: Vermek.

bercay (bercaay):

             b. bol-: Gerçekleşmek, uy­gu­lan­mak, yapılmak.

             b. et-: Yerine getirmek, icra etmek, uygulamak, yapmak.

bereket: Bereket.

bereketli: 1.Bol, bereketli, zengin.  2.Pro­teinli, besleyici (yiye­cek).

berği: Borç.

beri: Hiç olmazsa, bari.

beril-: 1.Verilmek. 2.Satılmak. 3.Ba­­­­­­­ğış­­lan­­mak. 4.(Gönül) ve­ril­­mek.

berim: Rüşvet.

berk: Sağlam, dayanıklı, metin.

berkit-: 1.Pekiştirmek. 2.Güçlen­dir­­mek, kuvvetlendirmek, sağ­lam­laştırmak.

bes: Kâfi, yeter.

             b. et-: Bırakmak, kesmek, dur­­­­dur­­mak.

besle-:  1.Bezemek, süslemek, gi­yin­­dir­mek. 2.Yetiştirmek, bak­­­mak.

beslen-: 1.Süslenmek, bezenmek.  2.Ko­yul­mak (yola). 3.Yetiş­ti­ril­­mek, ba­kılmak.

beşer: İnsan, insanoğlu.

beter:  1.Beter, daha kötü.  2.Çok, pek.

betniyet: Kasıt, kötü niyet.

beyan (beyaan): Beyan, ifade, açık­la­ma.

             b. et-: Beyan etmek, ifade et­mek, açıklamak.

beyğel-:  1.Yavaş yavaş yükselmek, git­tik­çe büyümek.  2.Gittikçe güç­lenmek.

beyhuş (beyhuuş): Kendinden ge­çen, şu­urunu kaybeden, bayı­lan.

beyik:  1.Büyük.  2.Yüksek.

beyle: Böyle.

beyleki: Başka, öteki, diğer.

beyni: Beyin.

beyt-: Yapmak, etmek, kılmak.

bez-: Bezmek, bıkmak.

bezbeltek: Küçük toy kuşu, toy.

beze-: Bezemek, süslemek.

bezeğ: 1.Süs, süs eşyası, ziynet. 2.Na­kış, motif, resim.

bezeğ ber-: 1.Süslemek, bezemek.  2.Do­­natmak.

bezemen: Şık, zarif.

bezzat (bezzaat): Yaramaz, afacan.

bicay-I (biicaay): 1.Yersiz, isabet­siz, ya­kışıksız. 2.Rahat­sız edi­ci, hu­zur bozucu.

bicay-II (biicaay): Çok.

bice (biice): 1.Hisse, pay, nasip.  2.Kur'a. 3.Talih, kader, baht, şans.

biçak (biiçak): Çok, gayet çok, had­din­den fazla, aşırı dercede.

biçäre (biiçääre): Çaresiz, zavallı, bed­baht.

biderek (biiderek): Boşuna, nafile, lü­zum­suz, gereksiz, fuzulî,     ı­vır zıvır.

bidon: Bidon.

bihabar (biihabar): Bilgisiz, vu­kûf­suz, malûmatsız.

bil (biil): Bel.

bil-: Bilmek, anlamak.

bilbil: Bülbül.

bildir-: 1.Bildirmek. 2.Haber ver­mek. 3.Belli etmek.

bile: 1.İle. 2.Birlikte, beraber, bir a­ra­­da.

bilek: Bilek.

bi­le­lik: Beraberlik, birliktelik.

bilen: İle.

bilim: 1.Tahsil, öğrenim. 2.İlim, bi­lim.

bilimli: Tahsilli.

bimanı (biimaanı): 1.Anlamsız, yer­­­­­siz. 2.An­lamsızca.

bina (binaa): Bina, apartman.

             b. edil-: Bina edilmek, yapıl­mak, meydana getirilmek.

             b. et-: Bina etmek, yapmak, mey­­dana getirmek.

binyat (binyaat): Esas, temel.

bir: 1.Bir, tek. 2.Yalnız, tek. 3.Bir de­fa/kere. 4.Aynı, bir.

biraz (biraaz): Biraz, birkaç.

birbada (birbaada): 1.Birden, bir an­da. 2.Ön­­ce.

birbiri (biirbiiri): Birbiri.

birce: Biricik.

birce gezek: Bir defacık, bir kere­cik.

birçak: Çoktan, çoktan beri.

birden: 1.Birden, birdenbire, an­sı­zın, ani­­den.  2.Hep bera­ber.

birdenbiire: Birden, birdenbire.

bir dövüm: Bir dilim, bir lokma.

birekbirek (biirekbiirek): Birbiri.

birentek: 1.Bazı. 2.Bazen. 3.Birçok.

bireyyäm (bireyyääm): Çoktan, çok­­tan be­ri.

birhili (birhiili): 1.Benzer, aynı, e­şit, bir.  2.Tu­­haf, acayip, ga­rip. 3.Bir bakıma.

biri (biiri): Biri, birisi.

biribar (biiribaar): Allah, Hüda.

biribiri (biiribiiri): bk. birbiri.

birinci: Birinci, ilk.

birinciden: 1.Bi­rinci olarak. 2.Her şey­den önce.

birleş-: Birleşmek, bağlanmak.

bir­lik-I: 1.Birlik, beraberlik. 2.Da­ya­nış­ma.

bir­lik-II: Birim.

birnäçe (birnääçe): 1.Birkaç. 2.Ba­zı.

birneme: Biraz, azıcık, birazcık, bir par­ça.

bir öz (bir ööz): Yalnız kendi.

birsalım: Bir an.

bir topar: Bir yığın, bir grup, bir küme, bir kısım.

birvağt: 1.Bir zaman(lar), vaktiyle, es­kiden. 2.Çoktan.

bir zaman (bir zamaan): Bir za­man, vak­tiyle.

biş-: 1.Pişmek. 2.Yanmak. 3.Olgun­laş­mak (meyve).

bişir-: Pişirmek.

bi­şi­ril-: Pişirilmek.

bit-: 1.Bitmek, tamamlanmak. 2.Bit­­­mek, yetişmek.

bitir-: 1.Bitirmek, tamamlamak. 2.Bitir­mek, tü­ketmek, so­na er­dir­mek. 3.Ye­rine getirmek, yap­mak, so­nuç­landır­mak.

bitiş-: Bitişmek.

bivepa (biivepaa): Vefasız, sözünde dur­mayan, sözünü tutmayan.

biyz: Bez, kumaş.

biz: Biz.

boğ-: 1.Boğmak, soluğunu kesmek. 2.Boğmak, bağlamak. 3.Sar­mak, sararak bağlamak.

boğaz: Boğaz.

boğun: 1.Eklem, mafsal. 2.Boğum (ka­mış vb. bitkilerde).

bolçulık: Bolluk.

bolmasa: 1.Olmazsa, olmasa.  2.Hiç ol­maz­sa. 3.Ak­si hâlde.

bolsa: İse.

bolsa da (bolsa daa): Gerçi.

bolsadı ek-: Olmayacak şeyleri dü­şün­mek, fantastik şeyleri ha­yal et­mek.

bolşevik: Bolşevik; Rusya'da yir­min­ci yüz­­yıl başlarında doğan ve Le­nin tarafından genişleti­len devrim­ci hareket yanlısı.

boluş: 1.Davranış, gidiş, vaziyet.  2.O­luş.

borcak (boorcak): Bir tür bitki.

borcom: (Sağlığa faydalı) mineral suyu, maden suyu.

borç (boorç): 1.Borç. 2.Görev, ö­dev.  3.Ve­­ri­len söz, vaad.

borçlı (boorçlı): 1.Borçlu. 2.Borçlu, min­nettar.

bos-: 1.Koşuşmak, hep birlikte koş­mak. 2.Uçmak. 3.Dökülmek. 4.Git­­mek, yürümek, yol al­mak.

bossan (bossaan): Bostan, sebze bah­­çe­si.

boş: Boş, boşuna, nafile.

boşa-: 1.Boşalmak. 2.İşi bitirip serbest kal­mak. 3.Boşanmak (hay­­van).

boy:  1.Boy.  2.Kenar, kıyı.

boy al-: Uzayabileceği kadar uza­mak, ge­nişleyebileceği kadar genişle­mek, boy almak.

boy boyla-: Destan söylemek, hi­kâ­ye an­latmak.

boyun: 1.Boyun. 2.Bağlı, boyun      e­ğen.  3.Ra­zı, razı olan.

             b. bol-: Boyun eğmek, uy­mak, tes­­lim olmak.

boyun al-: 1.İtiraf etmek, ikrar et­mek, ka­bullenmek. 2.Bir işi yap­maya söz vermek, bir işi   ü­zerine al­mak.

boyun bur-: 1.Birinden bir şey iste­mek, bo­yun bükmek. 2.Boyun eğmek.

bo­yun­ça: 1.-a/-e göre, uyarınca. 2.Ko­nu­sunda, alanında.

boz: 1.Boz, kül rengi, kır, gri. 2.İş­len­me­miş, sürülmemiş (top­rak).

boz-: 1.Bozmak. 2.Silmek. 3.Zarar ver­mek.  4.Feshetmek.

bök-: Atlamak, zıplamak, hop­la­mak, sek­mek, sıçramak.

böl- (bööl-): Bölmek.

bölek (böölek): 1.Parça, cüz. 2.Böl­ge. 3.Bö­lük.

bölün- (böölün-): Bölünmek, kırıl­mak, ayrıl­mak.

böri (bööri): Kurt (yırtıcı hayvan).

bövet: 1.Bent, set. 2.Engel.

bövet bas-: Böğemek, bent çekmek, set çekmek, engel olmak.

bövür: Böğür, yan.

bövüs-: 1.Yarmak, yırtmak, del­mek.  2.Yık­mak.

brigadir: Ekip başı.

bu (buu): Bu.

buğday: Buğday.

bukca:  1.Bohça.  2.Zarf (mektup     i­çin).

bukul-: 1.Gizlenmek, saklanmak. 2.Pu­­­­­su kurmak.

bula-: 1.Sallamak (el). 2.Yayıl­mak, uzan­mak.

bulak: Kaynak, pınar.

bulaş-: 1.Bulanmak (hava). 2.Birbi­ri­ne ka­rışmak.  3.Bulaşmak.

buldozer: Buldozer.

buldura-: Parlamak.

bulut: Bulut.

bur-: 1.Bükmek, eğmek. 2.Çevir­mek.  3.Kıvırmak.

burcı: Kırağı.

burç-I: Köşe.

burç-II: Biber.

burçlı: 1.Köşeli. 2.Burçlu. 3.Açılı.

burka: Kepenek.

burul-: Kıvrılmak, bükülmek.    

burum-burum: Kıvrım kıvrım.

buşla- (buuşla-): Müjdelemek, muş­tu­lamak.

buşluk (buuşluk): Müjde.

bu yer (buu yer): Bura.

buyra: Kıvırcık.

buyruk: Emir, buyruk.

buysan-: 1.Sevinmek. 2.Gurur duy­mak, if­tihar etmek, övün­mek.

buysanç: 1.Sevinç. 2.Gurur, ifti­har, ö­vünç, kıvanç.

buyur-: Emretmek, buyurmak.

buz (buuz): Buz.

büdre-:  1.(Ayağı) sürçmek, tökezle­mek. 2.Zorluklarla karşılaş­mak, güç durumda kalmak.

büre-: Bürümek, kaplamak.

büren-: Örtünmek, kapanmak.

bürencek: Baş örtüsü.

bürğüt: Kartal.

büsbütin (büsbütiin): Büsbütün, ta­ma­men, bü­tünüyle, ta­ma­mıy­la.

bütevilik (< bitevilik): Birlik, bü­tün­lük.

bütin (bütiin): Bütün.

bütinley (bütiinley): Büsbütün, ta­ma­men, bü­tünüyle, ta­ma­mıy­la.

 

-C-

 

cadı (caadı): 1.Büyü, tılsım, efsun.  2.Ca­dı.

cadıla- (caadıla-): Büyülemek.

cahan: Cihan, dünya, âlem.

cahıl (caahııl): Delikanlı.

cam (caam): Çanak, tabak, tas.

can (caan):  1.Can.  2.Sevgili, aziz.

             c. et-: 1.Özenmek. 2.Çalış­mak, ça­­balamak.

canavar:  1.Hayvan.  2.Hasta, cılız ve ölü hayvanlar için kul­la­nılan, acı­ma ifadesi taşıyan bir hi­tap.

can ber- (caan ber-): Can vermek, öl­mek.

canlan- (caanlan-): Canlanmak, di­ril­mek, hareketlenmek.

canlı (caanlı): 1.Canlı. 2.Koyun ve keçi gibi küçük baş hayvan; davar.

cañ: 1.Çan, zil. 2.Korna, klâkson.

             c. et-: Telefon etmek.

car-I: Haber, ilân.

             c. et-: Bildirmek, haber ver­mek, ilân etmek.

car-II: Sel suyunun aktığı yer, su ya­tağı.

cay (caay): 1.Bina, ev, yapı, mes­ken. 2.Yer.

cay­la- (caay­la-): 1.Yerli yerinde koy­mak, düzgün bir şekilde koymak. 2.Defnetmek, ölüyü göm­mek.

caytarış-: 1.Hep birlikte dimdik dur­­­­mak, çıkmak, fır­­lamak, ka­­barmak. 2.Hep bir­likte da­ğılmak.

cähek: 1.Elbise vb. şeylerin kenarı­na iş­lenen nakış, süs. 2.Ke­nar, kıyı, uç.

cäht: 1.Cihet, taraf, yön. 2.Sebep, ci­­het.

cebir: Azap, eziyet, sıkıntı.

cedel: 1.Münakaşa, tartışma. 2.Ba­his.

             c. et-: Bahse girmek.

cemal (cemaal): Güzel yüz, yüz.

cemende: Kımıldayan küçük hay­van­cıklar, yaratıklar.

cemğıyet: Cemiyet, toplum, top­lu­luk.

cemle-: Toplamak, bir araya ge­tir­mek.

cemlen-: Toplanmak, bir araya gel­mek.

cennet: Cennet.

ceñ: Cenk, savaş.

ceñ­ñel: Orman.

ceñ­ñellik: Ormanlık.

cepa (cepaa): Azap, cefa.

cerçi:  Esnaf.

ceren: Ceylan.

cıda düş- (cıdaa düş-): Ayrı düş­mek.

cılav: Dizgin, yular.

cın: Cin.

ciğer: Can, iç, gönül, bağır, ciğer.

ciğerbent: 1.Öz. 2.Sevgili, en çok se­vi­len.

ciği: Küçük kardeş.

coğap (coğaap): Cevap, karşılık.

cokrama: Yakıcı, kavurucu (sıcak).

co­mart (coo­maart): Cömert, eli      a­çık.

cora (coora): Arkadaş (kızlar/ka­dın­lar birbirleri için kullanır­lar).

coş (cooş): Coşma, taşma, coşku, cûş.

coş- (cooş-): 1.Coşmak, taşmak.    2.İ­ler­le­­mek, gelişmek.

coşğun (cooşğun): Coşkunluk, coş­ku.

coş ur- (cooş ur-): Coşmak, kabar­mak, kö­pürmek, kaynamak.

cotda: Biçimsiz, düzensiz, dağınık.

cöven: Mısır (yiyecek).

cövza (cövzaa): Sıcak, hararet.

cuvan (cuvaan): Genç, delikanlı.

cuvana (cuvaana): İki yaşına gel­miş to­­sun.

cübüt: Çift.

cülğe: Vadi.

cümle-cahan: 1.Bü­tün dünya. 2.Kâ­inat, evren, dün­­­­­­ya, âlem.

 

-Ç-

  

çabğa: Sağanak.

çabıra- (çaabıra-): 1.Ateş alıp sesli yan­­­mak. 2.Alev­lenmek, alev yük­­­sel­mek. 3.Ateş sıçramak, a­teş ya­yıl­mak/dağılmak.

çadır (çaadır): Çadır.

çağ (çaağ):  1.Zaman, vakit.  2.Çağ, de­vir.  3.İyi, hoş, zevkli.

çağa (çaağa): Çocuk, evlât, yavru.

çağa­cık (çaağa­cık): ­Yavrucuk, yav­ru­cak.

ça­ğa­lık (çaağa­lık): Çocukluk.

çağır- (çaağır-): 1.Çağırmak, gel­me­si için seslenmek. 2.Çağır­mak, da­vet etmek.

çağırt- (çaağırt-): Ça­­­ğırt­mak, da­vet et­tir­mek.

çak: 1.Ölçü, miktar. 2.Zan. 3.Tah­min. 4.Dü­şünce. 5.Zaman, va­kit. 6.De­mek, belki, meğer, ih­timal. 7.Ka­rar. 8.Niyet.      

             ç. et-: Tahmin etmek.

çak-: Sokmak, iğnesini batırmak,     ı­sır­mak.

çakılık (çaakılık): 1.Çağrı, davetiye. 2.Cüm­­büş.

çakla-: Sanmak, zannetmek, dü­şün­mek.

çaknış-: 1.Kavga etmek, dövüş­mek.  2.Ça­­­tışmak, vuruşmak.

çal-I (çaal): 1.Kır, kül rengi, boz, gri.  2.Ak saçlı, yaşlı, ihtiyar.

çal-II (çaal): Ayran.

çal-: 1.Çalmak (müzik aleti). 2.Sür­­­mek, çalmak.  3.Çalmak, vur­mak.

çala: 1.Biraz, hafif. 2.Hafiften. 3.Zor­­­la, güç­lükle. 4.Yavaş, a­ğır. 5.Ya­vaş­ça, hafifçe. 6.Al­çak.      

çalar-(çaalar-): Ağarmak, kırlaşmak, ak/kır düşmek.

çalık-: Kurumak, suyu çekilmek.

çalın-: Çalınmak (müzik aleti).

çalış-: 1.Trampa etmek, değiş­mek. 2.De­ğişmek, başka­laş­mak. 3.Ç­a­­­­­­­lış­­mak, çabala­mak.

çanak (çaanak):  1.Tahta çanak, ta­bak.  2.Tas.

çañ: Toz, tozlu duman.

çaña-: Tozu dumana katmak.

çañlı: Tozlu, dumanlı.

çap- I: 1.Koşmak. 2.Koşturmak.

çap- II: 1.Kesmek, doğramak. 2.Yağ­­ma et­mek, talan etmek, soy-mak.

çapar: 1.Ulak, kurye, haberci.  2.Müj­­de­ci. 3.Uydu.

çarık: Çarık.

çarlak: Martı.

çarp-: El çırpmak.

çarva: Göçebe, göçeri, konar göçer.

çarvaçılık: Göçebelik, konar göçer­lik.

çaslı: Coşkun.

çatma: Üzeri dal ve hasırla örtülmüş ku­lübe, çardak vb.

çavuş: Bekçi, hizmetkâr.

çavuş çak-: Fısıldamak.

çay-I (çaay): Çay, dere.

çay-II (çaay): Çay (içilen).

çayıl- (çaayıl-): 1.Örtünmek, bü­rün­mek. 2.Örtülmek. 3.Kap­lan­mak, üze­rine sürülmek.

çayır: Çayır.

çaykan-: 1.Yalpalamak. 2.Çal­kan­­mak, çal­kalanmak.

çaylaş- (çaaylaş-): Beraber/birlikte çay iç­mek.

çäğe (çääğe): Kum.

çäk (çääk): 1.Elbisenin eteğine veya ya­ka­sına konan parça. 2.Sı­nır.

çäk­len­- (çääk­len­-): 1.Yapılan işte belli bir aşamaya gelmek. 2.Ra­­zı ol­mak, yetinmek.

çäre (çääre): 1.Tedbir, önlem. 2.Ça­­­re.

çäynek (çääynek): Çaydanlık, dem­lik.

çek-: 1.Çekmek, asılmak. 2.Çek­mek, ta­şımak.

çekiç: Çekiç.

çekil-:  1.Çekilmek.  2.Asılmak.

çekin-: Çekinmek.

çekiş:  1.(Sigara) içiş.  2.Çekme, çe­kiş.

çekiş-: Kavga etmek, dövüşmek; sa­vaş­mak.

çemelen-: Hazırlanmak.

çemen:  1.Buket.  2.Çimen.

çen: 1.Tasavvur, tahmin, zan. 2.Hu­­dut, sı­nır.

çene-: 1.Nişan almak. 2.Denemek, sı­namak.

çenli: Kadar, değin, dek.

çensiz: 1.Ölçüsüz, sınırsız, sonsuz.  2.Pek, çok.

çensiz-çäksiz (çensiz-çääksiz): Sı­nır­sız, öl­çüsüz.

çep:  1.Sol.  2.Dost değil, düşman.

çeper: 1.Mahir, usta, maharetli, ha­ma­rat. 2.Sanat değeri olan,    e­de­bî.

çerkez: Çölde yetişen bir bitki.

çertek: Çardak.

çeşme: 1.Çeşme, kaynak, memba, pı­nar.  2.Yatak (petrol vb.).

çet: 1.Uç, kenar, ücra, kuytu. 2.U­zak.  3.Taraf, yan.

çetin: Çetin.

çeyne-: Çiğnemek.

çıda-: Sabretmek, katlanmak, da­yan­­mak, tahammül etmek.

çıdam: Tahammül, sabır.

çığ (çıığ): 1.Çiy, nem. 2.Ter. 3.Yağ­mur.

çığır: Sınır, hudut.

çık-: Çıkmak.

çıkalğa: Çıkış yolu, çare.

çıkar-: Çıkarmak.

çıkardıl-: Çıkartılmak.

çıkıl-: Çıkılmak.

çın: Hakikat, gerçek, doğru.

çınar (çınaar): Çınar.

çıplak: Soğuk havada ince giyinen.

çıra: Lâmba, kandil, ışık.

çırpınış-: Birlikte çırpınmak.

çiğillem (< çiğildem): Lâle.

çiğin: Omuz.

çiğit: Çekirdek, tohum.

çiğre-: Serinlemek, soğumaya başla­mak.

çiğrek: 1.Serinlik. 2.Soğuk algınlığı.

çil (çiil): Sınır çizgisi, duvar.

çilik: Ucu eğri sopayla yuvarlak ke­miğe vurularak oynanan oyun.

çilim:  1.Tütün.  2.Sigara.

çilim çek-: Sigara içmek.

çiñeril-: Dikkatle bakılmak, dik dik ba­kıl­mak.

çiş (çiiş): Sim, gümüş tel.

çlen: Üye, aza.

çoğ-: 1.Kaynamak, kaynayıp taş­mak. 2.Coş­mak.

çok-: Gagalamak, gagasıyla vur­mak.

çola: Issız, kuytu, tenha, ücra.

çoluk: Çoban yardımcısı, çoban ya­mağı, küçük çoban.

çopan: Çoban, sığırtmaç.

çoyun- (çooyun-): Isınmak.

çoz-: Atılmak, fırlamak, sıçramak, sal­dırmak.

çök-: Çökmek.

çöket: Engin, alçak, çukur.

çöl: Çöl, sahra.

çöllük: Çöl yer, çöllük.

çölüstan (çölüstaan): Çöl yer, çöl­lük.

çöññe: Fersiz/bulanık gören (göz).

çöññelik: Fersizlik, bulanıklık (göz hak­kında).

çöp: 1.Çöp. 2.Ot, bitki.

çöple-: Toplamak, bir araya getir­mek.

çörek: Ekmek.

çöş-: Çözmek.

çövür-: Çevirmek, altını üstüne ge­tir­mek, ters yüz etmek.

çöz-: Çözmek.

çukur: Çukur.

çuñ: Derin.

çünki: Çünkü.

çüñk: 1.Gaga. 2.Yol ve benzeri şey­le­rin kavuştuğu yer, kö­şe.

çüyret-: Çürütmek.

çüyşe:  1.Cam.  2.Şişe.

 

-D-

               

da (daa): Dahi, da.

daban (daaban): Taban.

dabaralı: 1.Görkemli, şatafatlı, deb­debeli. 2.Önemli.

dağ-I (daağ): Dağ.

dağ-II (daağ): Yara.

dağdan: Dağlarda yetişen büyük bir ağaç olan "dağdan"dan, gü­müş ve ben­zeri şeylerden ya­pı­lan; kadın­la­rın boyunları­na taktıkları ziynet eşyası; kolye.

dağı: 1.Daha, başka, başkası. 2.Da­hi, bile.  3.Dahi, da, de.

dağla-(daağla-): Damga vurmak, dam­galamak, markalamak, dağ­­­lamak.

dağlı (daağlı): Yaralı.

dahıl: 1.İlgi, alâka. 2.Karışma, mü­da­ha­le. 3.Katkı.

dak-:  1.Takmak, iliştirmek.  2.(Ad) ver­mek.

dakın-: Takınmak; bir şeyi üzerine tak­mak, iliştirmek.

dala- (daala-): 1.Dövmek, dayak at­­mak, atışmak, dalamak.     2.A­­zarla­mak, paylamak, verip ve­riştirmek.

dalaş (daalaş): 1.Tartışma, müna­ka­şa, çe­kiş­me, atışma. 2.Dö­ğüş, kav­ga, dalaş.

             d. et-: Çekişmek, dövüşmek, kav­­ga etmek.

dam-: Damlamak.

damar: Damar.

damca: Damla.

dana (daana): 1.Bilgi sahibi, o­ku­muş, bil­gili. 2.Bilge.

dañ: Tan yeri, tan, şafak.

dañ-: Bağlamak, düğümlemek.

dañ at-: Tanyeri ağarmak, şafak sök­mek.

dar-I (daar): Dar.

dar-II (daar): Dar ağacı.

dara- (daara-): Atılmak, saldır­mak, hü­cum etmek.

dara-: Taramak.

darağt: Ağaç.

darak: Tarak.

daran-: Taranmak.

darayı (daraayı): Sık dokunmuş, kı­zıl ve yeşil renkli ince ipek kumaş.

darğa-: Dağılmak, yayılmak.

darık- (daarık-): Sıkıntı duymak, bu­nal­mak, kederlenmek.

dart-: Çekmek, germek.

daş (daaş): Taş.

daş-I: 1.Dış, dışarı, etraf, çevre.  2.Dış, dış görünüş, kılık kı­yafet.

daş-II: 1.Uzak. 2.Ayrı.

daşa-: Taşımak, götürmek.

daşlaş-: Uzaklaşmak.

daş-töverek: Etraf, çevre, civar, or­talık.

dat- (daat-): Tatmak.

dat-I (daat): Bağırma, feryat, çığ­lık, im­dat.

dat-II (daat): Tat, lezzet.

datlı (daatlı): 1.Tat­lı, hoş. 2.Tatlı, lez­zet­li.

dayan-: 1.Dayanmak, yaslanmak.  2.(Ü­mit) bağlamak.

dayav:  1.Dayanıklı, metin, sağlam.  2.Cüs­seli, iri vücutlu, baba­yi­ğit.

dayhaan: Çiftçi, rençber.

dayım (daayım): Daima, her za­man, sü­rek­li.

dayza: Teyze.

däde (dääde): Baba.

däl (dääl): 1.Değil. 2.Hayır, yok.

däli (dääli): Deli, divane.

däli-por­han (dääli-por­haan): Deli, ak­lı­nı yitirmiş.

däne (dääne): Tane, tahıl tanesi.

däp (dääp): Gelenek, âdet, alışkan­lık.

             d. et-: Alışkanlık hâline ge­tir­mek, âdet edinmek.

däp-dessur (dääp-dessuur): Ge­le­nek gö­­renek, âdet, anane.

däri (dääri): 1.Barut. 2.Derman, i­lâç.

de: Dahi, de.

değ-: 1.Değmek, dokunmak, el sür­mek.  2.Eş değerde olmak.

değiş-: 1.Değişmek. 2.Şakalaşmak.

değre: Çevre, etraf, civar.

değre-daş: Çevre, etraf, civar.

dek: Gibi, kadar.

del:  1.Yabancı, yad.  2.Seyrek rast­lanan, güç­lükle bulunabi­len, na­dir, kıt.

             d. bol-: Kıt olmak, az bu­lun­mak.             

delil (deliil): Delil.

delmir-: Birine acındıracak şekilde bak­mak, yalvararak bakmak.                      

dem:  1.Nefes, soluk.  2.An.

dem al-: 1.Nefes almak, soluk al­mak, so­lumak.  2.Dinlenmek.

demir: Demir.

demir yol (demir yool): Demir yo­lu.

demle-: Demlemek.

deñ: 1.Denk, aynı, aynı seviyede,    e­şit, ben­zer. 2.Denk, karşı.

deñ-duş (deñ-duuş): Yaşıt, akran.

deñe-: Bir tutmak, aynı değer­de/dü­zey­de görmek, benzetmek.

deñiz: Deniz.

deñ­lik: Denklik, eşitlik.

dep:

             d. bol-: Defolmak.

d. et-: 1.Dur­dur­mak, son vermek. 2.Ön­­­­lemek, önüne geçmek. 3.De­­fetmek, kov­mak.

dep-: Tepmek, tekmelemek.

depder: Defter.

depe: Tepe.

depo: Lokomotifler, vagonlar bulu­nan ve tamir edilen özel yer; tren atöl­yesi.

deprek: Davul.

der: Ter.

der dök-: Ter dökmek, çok ça­lış­mak, zah­met çekmek.

dere: İki dağın arasında kalan büyük çu­kur, vadi, koyak.

derece: 1.Derece. 2.Seviye, düzey.

derek-I: Kavak.

derek-II: Yer, mukâbil, karşılık.

dergah (dergaah): Huzur, kat.  

derkar (derkaar): 1.Lüzumlu, ge­rekli, ge­rek, lâ­zım. 2.Faydalı.

derle-: Terlemek.

derman (dermaan): Derman, ilâç, de­va.

derrev: 1.Derhâl, hemen. 2.Çabuk.

ders: Ders.

dert: 1.Dert, hastalık. 2.Dert, sı­kın­tı.

dervayıs (dervaayıs): Gerekli, zo­runlu, ö­nem­­li.

derveze: Kapı, avlu kapısı, giriş.

derviş: Derviş.

derya (deryaa): Irmak, nehir, çay.

dessan (dessaan): Destan.

desse: Deste, demet (çiçek, buğ­day vb.).

dessine: Hemen, derhâl.

dessur (dessuur): Gelenek, örf, â­det.

dest: 1.El. 2.Sıra, derece.

deş-: Delmek.

deyin: Gibi, kadar.

dım-: Susmak, sesini çıkarmamak, se­si­ni kesmek.

dımdırslık: 1.Sessiz sedasız. 2.Ses­siz­­lik, sükûnet.

dımış-: Hep birlikte susmak.

dın- (dıın-): Kurtulmak, kendini kur­­tar­mak.      

dınç (dıınç): 1.Tatil. 2.Sakin, rahat.

dınç al- (dıınç al-): Dinlenmek.

dırmaş-: Tırmanmak.

dırnak: 1.Tırnak. 2.Tırnak işareti.

dız (dıız): Diz.

dıza-: 1.Atılmak, yüklenmek. 2.Ça­­lış­mak, çabalamak.

didar (diidaar): Yüz, cemal, didar, gü­zel yüz.

dik: Dik.

dik-: 1.Dikmek, kaldırmak. 2.Batır­mak, saplamak.

dik dur-: Ayakta durmak, durmak, di­kil­mek.

dikel-: 1.Dikilmek, doğrulmak. 2.Ye­­­rinden kalkmak, ayağa kalk-mak, doğrulmak. 3.Orta­ya çıkmak, tü­remek.

dil:  1.Dil.  2.Esir.

dil-: Dilmek, yarmak.

dil bit-: Konuşmaya başlamak, dil­len­mek, dile gelmek.

dildar (dildaar): Sevgili, yâr, ya­vuk­lu.

dile-: Dilemek, istemek, arzu etmek.

dile düş-: Anlamak, kavramak.

dile gel-: Dile gelmek, dillenmek.

dileğ: İstek, dilek, arzu.

             d. et-: Dilemek, istemek.

dilevar (dilevaar): Hatip, konuş­ma­cı.

dilim: Dilim.

dillen-: Dillenmek, konuşmak, ko­nuş­­ma­­ya başlamak.

dilsizlik: Az konuşma, konuşkan ol­ma­ma, sessizlik.

dil yetir-: Dil uzatmak, incitmek.

din (diin): Din.

diñ:  1.Burç (kale).  2.Kule.

diñe: Yalnız, ancak, sadece, tek.

diñle-: Dinlemek.

diñleyci: Dinleyen, dinleyici.

diñ sal-: 1.Kulak kesilmek, dikkatle din­lemek. 2.Dinlemek, işit­mek.

direğ (diireğ): Destek, mesnet, di­rek.

diri (diiri): Diri, canlı. 

diril- (diiril-): Dirilmek, canlanmak.

diş (diiş): Diş.

dişle- (diişle-): Dişlemek, ısırmak.

divana (diivaana): Divane, deli.

divar (diivaar): Duvar.

diy-: Demek, söylemek.

diyar (diyaar): Yaşanan yer, diyar, yurt, ülke.

diydir-: Dedirmek, söyletmek.

diyen-I: 1.Diye, denilen. 2.Adlı,       i­sim­li.

diyen-II: Şeklinde, şeklindeki, gibi bir.

diyil-: Denilmek, söylenmek.

diyip: Diye, denilen.

diyiş-: Söyleşmek, karşılıklı konuş­mak, sohbet etmek, birbirine bir şey­ler söylemek.

diymek: Demek, demek ki.

dodak (doodak): Dudak.

doğ-: Doğmak, dünyaya gelmek.

doğa (doğaa): Tılsım.

doğan: Kardeş.

doğan-garındaş: Akraba, yakın.

doğanlık: Kardeşlik.

doğrı: Doğru, düz.

doğruçıl: 1.Candan, içten, samimî. 2.İç­tenlikle.

doğrudan: Gerçekten, hakikaten.

doğul-: Doğrulmak, dünyaya getiril­mek.

dok: Tok.

doka-: Dokumak.

dokuz: Dokuz.

dol- (dool-): 1.Dolmak. 2.Hayata geç­­­­mek, uygulanmak. 3.So­kul­mak (ku­cak). 4.Tıkanmak, dü­ğüm­len­mek (boğaz).

dola-: Sarmak, dolamak.

dolan-: Dolanmak.

dolanışık: Dönüşümlü olarak ek­me yön­temi (tarım).

doldur- (dooldur-): Doldurmak.

dolı (doolı): 1.Dolu. 2.Tok, yetkin.  3.Ek­siksiz, iyice.

don (doon): Elbise; palto şeklinde erkek elbisesi.

doñ-: Donmak, buz tutmak.

doñaklık: Donukluk, donmuşluk.

doñ yürek: Katı kalpli, taş yürekli, gaddar, zalim.

dost (doost): Dost, ahbap, arkadaş.

dostluk (doostluk): Dostluk.

dost-yar (doost-yaar): Dost ve yâr.

dovam (dovaam): Devam.

             d. et-: Devam etmek.                                   

dovamlı (dovaamlı): Devamlı, sü­rek­li.

dovul: Panik.

dovula düş-: Paniğe kapılmak.

dovzah: Cehennem.

doy-: Doymak.

doyumlık: Doyumluk; doymaya ye­te­cek ka­dar olan yiyecek.

doyur-: Doyurmak.

dök-: 1.Dökmek. 2.Saçmak, dağıt­mak, yok etmek.

dökül-: Dökülmek.

döm-: 1.Fışkırmak, yararak çıkmak. 2.Bir­­den ortaya çıkmak, türe­mek.

dön- (döön-): 1.Dönmek, çevrilmek. 2.Dön­mek, geri dönmek.

dönder- (döönder-): Döndürmek, çe­­vir­mek.

dör- (döör-): 1.Karıştırmak, kurca­la­mak. 2.Aramak, araştırmak, kur­ca­lamak, yoklamak.

döre-: Türemek, meydana gelmek, ha­sıl olmak.

döredicilik: Yaratıcılık.

döret-: 1.Türetmek, meydana getir­mek. 2.Yaratmak.

dört (döört): Dört.

dörtleme (döörtleme): Dörtleme, dört­lük.

döş (dööş): Göğüs, bağır, döş, ger­dan, sine.

döv-: 1.Kırmak. 2.Parçalamak, boz­mak.

dövlek: Kırılgan, kolayca kırılan.

dövlet-I: Devlet.

dövlet-II: Baht, saadet, mutluluk.

dövran (dövraan): 1.Kader, talih, dev­ran.  2.Za­­man, devir.

dövtalap: 1.Teşne, su­samış. 2.Çok is­tekli, şevkli.

dövüm: Dilim, lokma.

dövür: Devir, çağ.                                                                            

dövürdeş: Çağdaş, aynı çağda yaşa­yan, de­virdeş.

dövüş: Dövüş, kavga.

döz-: Tahammül etmek, sabretmek, da­yan­mak, katlanmak.

dul (duul): Evin içinin sağ veya sol yanı/köşesi.

dul: Dul.

duman (dumaan): Duman, sis, pus.

dumlı-duş (dumlı-duuş): Her taraf, dört bir yan.

dur-: 1.Durmak. 2.Ayağa kalk­mak, di­kilmek.

dura-bara: 1.Yavaş yavaş, ağır a­ğır. 2.Git gide, gittikçe.

duralğa: 1.Durak (otobüs vb. için). 2.Li­man.

durmuş: Hayat, ömür.

durna: Turna.

durnuklı: 1.Dayanıklı, sabit, sağ­lam, ka­lı­cı. 2.Kalıplaşmış, kli­şe.

durşuna: Baştan başa, boydan bo­ya, bü­tü­nüyle, büsbütün.

duruş: Durma, duruş.

duş (duuş): 1.Yan, yakın, çevre, etraf. 2.Yaşıt, akran.

duş- (duuş-): 1.Rastgelmek, karşı­laş­mak. 2.Uğramak, duçar ol­mak.

duşman (duşmaan): Düşman.

duşuş- (duuşuş-): Karşılaşmak.

dutar (duutaar): Dutar; iki telli Türk­men çalgısı.

duvlan-: Yaslanmak.

duy-: Duymak, hissetmek, sezmek, an­la­mak.

duydansız (duydaansız): Birden­bi­re, bir­den, aniden, habersiz, bek­len­me­­dik bir anda, anî.

duydur-: Duyurmak, önceden haber ver­mek.

duyğı: Duygu, his.

duyğudaşlık: 1.Aynı şeyleri düşün­me / duy­­ma ; duygudaşlık.    2.A­cı­ma, merhamet.

duz (duuz): Tuz.

duzak: Tuzak, kapan.

dükan (dükaan): 1.Dükkân. 2.Ma­­­­ğa­­za.

dünyä (dünyää): Dünya.

dür: İnci.

dürbi: Dürbün.

dürli: Türlü, çeşitli.

düş- I: 1.İnmek. 2.Düşmek. 3.An­la­mak, sez­mek, farketmek.

düş- II: Suya girmek, yıkanmak.

düşek: 1.Döşek. 2.Yatak.

düşle-: Ara vermek, mola vermek.

düşnükli: Açık, anlaşılır.

düşün-: Anlamak, kavramak, bil­mek.

düşünce: 1.Düşünce, fikir. 2.Bilgi, ma­­lûmat.

düşündir-: Anlatmak, açıklamak.

düşündiril-: Anlatılmak, açıklan­mak.

dü­şür­- I: 1.İndirmek. 2.İndirmek, bo­­­şalt­­mak.

dü­şür­- II: Yıkamak, suya batırmak.

düvme: 1.Düğme. 2.Kabarcık (su­da).

düvünçek: 1.Boh­­­­­ça, çıkın. 2.Dü­ğüm, ­bo­ğum. 3.Kavşak.

düye: Deve.

düyn: Dün.

düyp:  1.Dip.  2.Asıl, temel.  3.Kök.

düyş: Düş, rüya.

düz: Düz, düzgün, doğru.

düz-: Diz­mek, sıralamak.

düzğün: 1.Sistem, düzen. 2.Kural.

düzğün-tertip (düzğün-tertiip): Dü­­zen, ter­tip, ni­zam, kural, ka­ide.

düz­lük: Doğruluk, dürüstlük.

düzül-: 1.Dizilmek. 2.Toplanmak.

düzüm-düzüm: Dizi dizi, saf saf.

 

-E-

 

ecap (ecaap): Utanma, hicap, haya.

             e. et-: Utanmak, haya et­mek.

ece: Ana, anne.

eciz (eciiz): Güçsüz, âciz, zavallı.

ecizle- (eciizle-): Güçsüzleşmek, güç­­­ten düşmek, gücünü yi­tir­mek.

eçil-: 1.Cömert davranmak, cö­mer­t­lik et­mek, vermek. 2.Çok ol­mak, bol olmak. 3.Ölçüyü ka­çır­mak.

eda (edaa): Naz, işve, cilve.                                                                                   

edebiyat (edebiyaat): Edebiyat.

edenli: Hamarat, becerikli, maha­ret­li, ye­tenekli, kabi­liyetli.

edep: Edep, incelik, nezaket.

edermen: Cesur, yürekli, yiğit.

edil: 1.Tıpatıp, aynen, tıpkı. 2.Tam, iyi­ce. 3.Güya, sanki.

edil-: Yapılmak, edilmek.

edin-: 1.Yapmak, hazırlamak.      2.E­din­mek, temin etmek.

efir: Hava boşluğu, yükseklik, hava.

eğ-: Eğmek.

eğer: Eğer.

eğil-: Eğilmek.

eğin:  1.Omuz.  2.Üst, üst baş, sırt.

eğin-eşik: Üstbaş, elbise.

eğir-: 1.Eğirmek. 2.Bir yere veya bir şe­yin etrafına toplamak.

eğlen-: Geç kalmak, gecikmek, vak­tinde gelmemek.

eğri: Eğri.

ek-:  1.Ekmek, dikmek.  2.Kırmak, da­ğıt­mak, işe yaramaz hâle ge­tir­mek.

eken: İmiş.

ekeni: İmiş.

eke­ran­çı (eke­raan­çı): Çiftçi.

ekil-: Ekilmek.

ekin: 1.Ekilen şey; ekin, sebze vb.  2.Tarla, ekili alan. 3.Ekme,   e­kiş.

ekle-: Beslemek, bakmak, koruyup bü­yütmek.

el: 1.El. 2.Kol.

el ber-: 1.El ele vermek. 2.Anlaş­mak, uzlaşmak. 3.El uzat­mak.

elbetde: Elbette, şüphesiz, kuşku­suz.

elek: Elek.

elen-: 1.Titremek, sallanmak. 2. Sı­­kın­tı/güç­­­­lük çekmek, ezil­mek.

elhenç: 1.Korkunç. 2.Sert, şiddetli.

elin (eliin): 1.Eliyle. 2.Kendin, ken­dini.

elli: Elli (sayı).

elli-bizar (elli-biizaar): Bıkma, bez­­me.

elmıdam (elmıdaam): Daima, sü­rekli, de­vamlı, hep.

elmıdama (elmıdaama): bk. elmı­dam.

elpe-şelpelik: Varlıklı yaşama, gü­ven­ce­li bir şekilde hayat sür­me.

elt-: Götürmek, iletmek, teslim et­mek.

elvan (elvaan): Açık kırmızı, kır­mı­zı, kızıl.

em:  İlâç.

             e. et-: 1.Çare bulmak, derde deva bu­lmak, hastalığı iyi­leş­tirmek. 2.Is­lah etmek, iyi du­ru­ma ge­tir­mek.

em-: Emmek.

emdir-: Emdirmek, emzirmek.

emel: 1.Meslek, iş. 2.Hile, kur­naz­lık.

             e. et-:  1.İş yapmak, çalışmak, yap­­­mak, etmek.  2.Başarmak, be­­cer­mek.  3.Hile yapmak.

emeldar (emeldaar): Memur, gö­rev­li.

emir: Emir, buyruk.

 

emläk (emlääk): Mülk.

emma (emmaa): Ama, ancak, fakat, lâ­kin.

emme: Meme, göğüs (çocuk dilin­de).

emr: bk. emir.

             e. et-: 1.Emretmek, buyur­mak. 2.Hü­kmetmek, hüküm sür­­mek.

enayı (enaayı): İyi, güzel, muhte­şem, ha­rika, fevkalâde.

ençe: bk. ençeme.

ençeme: 1.O kadar, bu kadar, bun­ca. 2.Bir­­­çok. 3.Defalarca. 4.Ni­­­ce.

endik: 1.Alışkanlık, âdet, huy. 2.Be­­­ceri, eli yatkınlık, meleke.

             e. et-: Alışkanlık hâline getir­mek, âdet edinmek, alışmak.

endire-: Zangır zangır titremek.

ene: 1.Ana, anne. 2.Baba anne, bü­yük an­ne, nine.

ene-ata: Ana baba.

entek: Hâlen, şimdilik, henüz, daha, şim­di.

eñ-: 1.İnmek. 2.Azalmak, inmek. 3.Hü­­cum etmek, saldırmak,   a­tılmak, yüklenmek. 4.Koşa­rak gitmek, acele gitmek.

eñek: Çene.

             e. et-: Mücadele etmek, uğ­raş­mak, çabalamak.

eñre-: Ağlamak, göz yaşı dökmek.

epğek: Alevli sıcak, çok sıcak.

epos: Destan.

erbet: Kötü, fena.

ercel: Israrlı, azimli.

ere-: Erimek.

eren: Ermiş, veli.

eret-: Eritmek.

erik: Kayısı.

erin: Dudak.

erk:  1.İrade, arzu, istek.  2.Azim.

             e. et-: 1.Dediği/dilediği her şeyi yap­tırmak, hükmetmek. 2.Ken­­­­­­di­­ne hakim olmak.

erkana (erkaana): Hür, bağımsız, ser­best, özgür.

erkek: Erkek.

erkin: Azat, hür, serbest, bağım­sız, öz­gür.

erkinlik: Hürriyet, hürlük, bağım­sızlık, özgürlük, serbest­lik.

erte: bk. ertir.

erteki: Masal.

ertir (ertiir): 1.Yarın, ertesi gün. 2.Sa­bah.

esas (esaas): Esas, asıl.

esasan (esaasan): Esasen.

esası (esaası): Başlıca, esas, asıl.

esas­la­n- (esaas­la­n-): Dayanmak.

eser: Eser.

eset-: 1.Göz kulak olmak, bak­mak, gö­zet­mek. 2.Bakmak, gör­­mek, sey­ret­mek, izlemek.

esğer: Asker.

esğerlik: Askerlik.

esli: Epey, epeyi, epeyce, hayli, bir hayli.

esse: Kat, misli.

eşek: Eşek, merkep.

eşidil-: İşitilmek, duyulmak.

eşik: 1.Elbise. 2.Örtü, kap.

eşit-: İşitmek, duymak.

eş­ret: Mutlu yaşama.

et: Et.

et-: Yapmak, etmek.

etek: Etek.

etyud: Etüt, inceleme, araştırma, ön ça­lış­ma, mütalâa, müzakere.

ey: Aman, ey, hey, heyhat!

eye: 1.Sahip, mal sahibi. 2.Cin, şey­tan.

e. bol-: Sahip olmak, sahip­len­­mek, sahip çıkmak.                         

eyer-: Takip etmek, izlemek, (bir şe­ye gö­re) hareket etmek.

eyerle-: Eyerlemek.

eyğilik: İyilik, güzellik, hayır.

eyle-: Etmek, eylemek, yapmak.

eysem: 1.O zaman, o hâlde, öyleyse. 2.Yok­­sa.

eyvan (eyvaan): Hol, sofa.

eyyäm (eyyääm): 1.Artık. 2.Daha. 3.Çok­­tan, çoktan beri.

ezil-: Islanmak.

eziz (eziiz): Aziz, kıymetli, sevgili.

Ezrayıl: Melek adı; Azrail.

 

-F-

 

fabrik: Fabrika.

forma: 1.Forma. 2.Şekil, biçim. 3.Ka­­­lıp.

Fransuz: Millet adı; Fransız.

front: Cephe (savaş).

 

-G-

               

gaba (gaaba):  1.Büyük, iri, kaba, şiş­kin, ka­lın.  2.Çok, fazla.

gaba- (gaaba-): Çevirmek, kuşat­mak.

gaban- (gaaban-): Kıskanmak.

gabarçık (gaabarçık): 1.Nasır. 2.Vü­­­cu­dun su toplayan yeri, ka­barcık.

gabat: Karşı, karşı taraf.

gabat gel-: Karşılaşmak, rastla­mak.

gabır: Kabir, mezar, sanduka.

gabsa: 1.Kapı. 2.Kanat (pencere).

gaç-: 1.Kaçmak. 2.Düşmek.

gaça dur-: Uzak durmak, uzaklaş­mak.

gaçır-: 1.Kaçırmak. 2.Düşürmek. 3.Yi­tirmek.  4.Dök­­­mek, dam­lat­mak.

gadam: 1.Adım. 2.Ayak.

gadam bas-: 1.Ayak basmak.      2.A­dım at­mak, yürümek, hare­ket etmek, gitmek.

gadam goy-: 1.Ayak basmak.      2.A­dım at­mak, yürümek, hare­ket etmek.

gadam ur-: 1.Ayak basmak. 2.A­dım at­mak, yürümek, hareket et­mek.

gadım (gadıım): Çok önceki, çok eski, eski.

gadımı (gadıımı): Eski, kadim.

gadır: 1.Saygı, hürmet. 2.Kıy­met, de­ğer.

             g. et-: 1.Saygı duymak, saygı gös­­termek, hürmet etmek.  2.De­­­­­­­ğer vermek.                          

gadırdan (gadırdaan): Kadirşinas, de­ğer­bilir.

dadır-gımmat: Kadir kıymet, değer.

gadırlı: 1.Hürmetli, saygılı. 2.Kıy­met­li, değerli.

gağşa-: Titremek.

gahar: Öfke, hiddet, kızgınlık.

             g. et-: Öfkelenmek, hiddetlen­mek, kızmak, sinirlen­mek.

gaharlı: Kızgın, öfkeli.

gahatlık: 1.Kıtlık. 2.Azlık, seyrek­lik.

gahrıman (gahrımaan): Kahraman, yi­ğit.

gal- (gaal-): 1.Kalmak. 2.Durmak, kal­mak (yardımcı fiil).

gal-: 1.Kalkmak. 2.Kalkmak, yük­sel­­mek, yükseğe çıkmak, uç­mak.

gala (galaa):  1.Kale.  2.Şehir, köy.

galam: Kalem.

galapın (galapıın): 1.Çoğunluk, ek­se­ri­yet. 2.Çoğunlukla.

galayı (galaayı): Kalaylı.

galdır- (gaaldır-): Bırakmak, alı­koy­­mak.

galdır-: Kaldırmak.

galğa- (gaalğa-): Hareket etmek, sal­­lanmak.

galğat- (gaalğat-): Hareket ettir­mek, sallamak.

galıñ I: Kalın.

galıñ II: Başlık parası

galıñ III: 1.Birkaç. 2.Bazı.

ga­lı­p (gaa­lıı­p): Kalıp.

galış- (gaalış-): Birlikte kalmak.

galış-: Birlikte kalkmak/yükselmek.

galk-: Kalkmak.

galkan: Kalkan.

galkın-: 1.Kalkmak. 2.Yüksel­mek.

galla: Tane, tohum, tahıl.

galpak: Küçük çocukların henüz ke­sil­me­miş saçı.

galpılda-: Üşümekten veya kork­mak­tan do­layı titremek.

galp­lık: Gerçek olmama, yalan, hile.

galtaman: Haramî, hırsız, haydut, eş­kı­ya.

gam: Gam, kaygı, keder.

gamçıla-: Kamçılamak, kamçıyla vur­mak.

gamçı ur-: Kamçıyla vurmak, kam­çı­la­mak.

gamını iy-: Sıkıntısını çek­mek/duy­­mak, en­dişesini taşı­mak.

gamış: Kamış, saz.

gamza: Gamze, nazlı bakış, keskin ba­kış.

gan (gaan): Kan.

gan- (gaan-): Susuzluğu gitmek, kan­mak.

ganat (gaanat): Kanat.

ganat ger- (gaanat ger-): 1.Kanat ger­mek, korumak, himayesine al­mak. 2.Ka­­nat germek, uç­mak için hazırlanmak.

ganat kak- (gaanat kak-): Kanat çırpmak.

gandım: Bir tür bitki.

ganım (ganıım): Düşman, hasım.

gant: Şeker.      

gañır-: 1.Eğmek, bükmek, kanır­mak. 2.Sökmek, çıkarmak.

gap (gaap): 1.Kutu. 2.Kap.

gap-: Kapmak.

gapak: Kapak, tıpa, tapa.

gapan: Tuzak.

gapcık: Cüzdan.

gapdal: Böğür, yan.

gapı: Kapı.

gapıçı: Kapı bekçisi.

gapıl (gaapıl): Gâfil, cahil, bilgisiz. 2.An­sızın, birdenbire.

gapma-garşılık: Çelişki, zıtlık.

gar (gaar): Kar.

gar- (gaar-): Karmak, karıştırmak.

gara: 1.Kara. 2.Slûet, gölge, ka­ral­tı. 3.Dış taraf, dış görünüş.  4.İf­ti­ra. 5.Kötü, uğursuz, sıkın­tılı.

gara-: Bakmak.

garabağır: İyi kalpli, başkalarına yar­dı­ma hazır.

gara gün: Sıkıntılı gün, ağır hayat şart­la­rının yaşandığı gün, kara gün, kö­tü gün.

garağol (garağool): Haşarı, ya­ra­maz.

ga­rak­çı: Yağmacı, haydut.

ga­ra­köl (ga­ra­kööl): Astragan.

garal-: Kararmak.

garalı (garaalı): Kara erik.

garamal (garamaal): Büyükbaş hay­van.

garamañlay: Talihsiz.

garamat (garaamat): 1.Günah, suç, ka­ba­hat.  2.İftira.

garañkı: Karanlık.

garañkıra-: Kararmak.

garaş-: Beklemek, gözlemek.

garaşsız: Bağımsız.

garavul: Bekçi, muhafız, nöbetçi.

ga­ra­yış­: 1.Bakma, bakış. 2.Dünya gö­rü­şü.

garaz: Sözün kısası, kısacası, niha­yet.

garban-: Bir şeyler atıştırmak, ye­mek.

gardaş: Kardeş, birader.

garğa: Karga.

garğan-: Beddua/kargış etmek, i­len­mek.

garğış: Beddua, kargış, lânet.

garıl- (gaarıl-): Karılmak, karıştırıl­mak.

garın: Karın.

garınca: Karınca.                                    

garındaş: Akraba.

garıp (garııp): Fakir, yoksul, garip.

garıp-gasar (garııp-gasar): Fakir, yok­sul, fakir fukara.

garıpçılık (garııpçılık): Fakirlik, yok­sul­luk.

garış- (gaarış-): Karışmak.

gark:

             g. et-: Gark etmek, boğmak.

garlavaç (garlavaaç): Kırlangıç.

garmon: Üstündeki düğ­melere veya tuş­lara basarak, metal dilcik­leri tit­reme yoluy­la çalınan kö­rüklü, el­de taşı­na­bilir bir çal­gı; akor­de­on.

garnizon: Garnizon.

garpış-: 1.Dalaşmak, ağız kavgası et­mek. 2.Çarpışmak. 3.Ku­cak­­­­laş­­mak, birbirine sarılmak.

garpız: Karpuz.

garra-: Yaşlanmak, ihtiyarlamak.

garrat-: Yaşlanmasına sebep ol­mak, ih­ti­yarlatmak, kocat­mak, ko­cal­t­mak.

garrı: İhtiyar, yaşlı.

garrılık: İhtiyarlık, yaşlılık.

garsak: Soluk kahverengi, karnı be­yaz tüylü, kısa kulaklı, pos­tun­­dan kürk yapılan bir me­me­li türü; kar­sak.

garşı I: 1.Karşı. 2.Ters.

garşı II: Her za­man, sürekli, hep, sık sık, tekrar tekrar.

garşı al-: Karşılamak.

garşı-garşı: Ters ters.

garşı git-: Karşı koymak, diren­mek.

garşıla-: Karşılamak.

gartañ: Yaşlanmaya başlayan, yaş­lanan, yaşlı, ihtiyar.

gasın: 1.Kıvrım. 2.Kırışık, buru­şuk.

gaş (gaaş):  1.Kaş.  2.Karşı, ön.

gat: Kat, tabaka.

gat-: Katmak, ilâve temek.

gatbar-gatbar: Katmer katmer, kat kat.

gatı: 1.Katı, sert, pek, tıkız.  2.Pek, çok.  3.İyi, iyice.

gatı gör-: Gücenmek, darılmak, kı­rıl­mak.

gatı gül-: Kahkahayla gülmek, yük­sek ses­le gülmek.

gatık: Yoğurt.

gatış-: Karışmak, karılmak, katıl­mak.

gatna-: Sürekli gidip gelmek.

gatnaşık: İlişki, bağlantı.

gavun (gaavun): Kavun.

gay: 1.Tipi, güçlü/dondurucu so­ğuk, fırtına.  2.Savaş, harp.

gay- (gaay-): Kaymak, hızlıca git­mek.

gaya: Kaya.

gayğa bat- (gayğaa bat-): Kay­gı­lan­mak, keder­lenmek, tasalan­mak, gamlan­mak, kedere bü­rün­mek.

gayğa git- (gayğaa git-): Kedere bü­rün­mek, kederlenmek.

gayğı: Kaygı, keder, dert, sıkıntı,     ü­zün­tü, gam.

gayğı-gam: Kaygı, keder, üzüntü.

gayğı-gussa: Kaygı, keder, gam.

gayğı-hasrat: Kaygı, keder, elem.

gayğır-: Esirgemek, acımak.

gayık: Kayık, sandal.

gayım (gaayım): 1.Dayanıklı, sağ­lam, sı­kı. 2.Se­batlı, yılmaz. 3.Ra­­hat. 4.El­­­ve­rişli, uygun, mü­­sait.

gayıp (gaayıp): Kayıp.

            g. bol-: Kaybolmak, yitmek.

gaymak: Kaymak (sütteki).

gaymalaş- (gaaymalaş-): Telâşla oraya bu­raya koşmak, koşuş­tur­mak.

gayna-: Kaynamak, pişmek.

gaynat-: Kaynatmak, pişirmek.    

gayra: 1.Kuzeydoğu. 2.Arka, ge­ri, art, iz.

gayrat (gayraat): 1.İrade. 2.Azim, gay­ret.  3.Ce­saret.                                                                                                                                                

             g. et-: Gayret etmek, çalış­mak.

gayratlı (gayraatlı): 1.Gayretli. 2.Ce­­sa­retli, yü­rekli.

gayrı: Başka, gayrı, diğer.

gayt-: Dönmek, geri dönmek.

gayta:  1.Tekrar.  2.Geri.

gaytala-: 1.Tekrar etmek, tekrarla­mak. 2.Yeniden belirmek, ta­zelemek (ya­ra, hastalık vb.).

gaytalan-: 1.Tekrar edilmek, tek­rar­lan­mak. 2.Ye­niden ortaya çık­mak, taze­len­mek (has­talık, ya­ra vb.).

gaytar-: 1.Geri çevirmek, defet­mek. 2.Ge­ri koymak.

gaz (gaaz): Kaz.

gaz:  1.Gaz.  2.Hava gazı.

gaz-: Kazmak, eşmek.

Gazak­: Kazak.

gazal: Gazel.

gazan (gaazan): Kazan.

gazan-: Kazanmak.

gazap: Gazap, öfke, hiddet, kız­gın­lık.

             g. et-: Kızmak, öfkelenmek, hid­detlenmek.

gazet: Gazete.

gazı: Sulama kanallarını, arkları kazma işi; kanal kazma.

gazık: Kazık.

ga­zı­l-: Kazılmak, eşilmek.

gazlı: Gazlı.

gazlı suv: Gazoz.

gäbi az- (gääbi aaz-): Yoldan çık­mak, den­­ge­si bozulmak, aklını yitir­mek, çıldırmak.

gämi (gäämi): Gemi.

gä­mik (gää­mik): Filiz, sürgün.

gävür (gäävür): Gâvur.

geç-: 1.Geçmek. 2.Bağışlamak (suç, gü­nah).  3.Girmek, katıl­mak.

geçi: Keçi.

geçir-: Geçirmek.

geçiril-: 1.Geçirilmek. 2.Yapılmak.

geçmiş: 1.Geçmiş. 2.Geçmiş, olmuş, bit­miş.

geday (gedaay): Dilenci.

gedem: Mağrur, gururlu, kibirli.

gel-:  1.Gelmek.  2.(Meydana) gel­mek.

gelcek: Gelecek, istikbal.

gelin: Gelin.           

gelinlik: Gelinlik.

geliş: Gelme, geliş.

gelnece: Yenge.

gelşik: Yakışık, yaraşık, güzel gö­rün­me.

gemir-: Kemirmek.

genç: Servet, zenginlik.

general: General.

geñ: Hayret verici, şaşırtıcı, tuhaf.

geñirğen-: Birine veya bir şeye şa­şır­mak.

geñsi: 1.Mükemmel, şahane, nefis, en­fes, iyi, güzel, fevka­lâde.  2.Bir hoş, garip, tuhaf, şa­şır­tıcı.

geolog: Jeolog, jeoloji uzmanı/mü­hen­­disi.

gep: Söz, lâf.

geple-:  Konuşmak, söylemek, bah­set­mek.  

geplet-: Konuşturmak, söyletmek.

gepleş-: Konuşmak, sohbet etmek, fikir alış verişinde bulunmak. 

ger-: Germek, açmak, genişlet­mek.

gerçek: Yiğit, babayiğit, cesur.

gerden: Omuz.

gerek: Gerek, lâzım, gerekli, lü­zum­lu.

             g. bol-: Gerekmek, ihtiyaç ol­mak, gerek duyulmak.                                                                                                                             

geriş:  1.Sıradağ(lar).  2.Sırt, bel.

getir-: 1.Getirmek. 2.Sıralamak, peş pe­şe söylemek.

gey-: Giymek.

geyil-: Giyilmek.

geyim: Elbise, giysi, kıyafet.

geyim-gecim: Giyim kuşam, üstbaş.

gez-: Gezmek.

gezek:  1.Kere, defa, kez.  2.Sıra.

gıbat (gııbat): Gıybet, dedikodu.

gıbatkeş (gııbatkeş): Dedikoducu, de­di­kodu/gıybet eden.

gıcak: Perdesiz ve üç telli bir çalgı   a­­le­ti.

gıcıt ber- (gııcıt ber-): Sitem etmek, kı­na­mak, yüzüne vurmak.

gığır- (gıığır-): Bağırmak, ses­len­mek, ça­­ğırmak.

gıkılık (gııkılık): 1.Velvele, zırıltı, gü­rül­tü.  2.Yaygara.

gıl: Kıl.

gılav: 1.Öfke, sinir. 2.(Kesici/de­lici) uç, ağız.

gılav al-: 1.Yaptığı bir iş rast gi­din­ce şı­mar­mak, ne yapacağı­nı şa­şırmak. 2.Keyiflenmek, ke­yif çat­mak.

gılavlı: Hevesli, istekli, şevkli.

gılıç: Kılıç.

gılık: Davranış, huy, seciye, tıynet, kis­ve, görünüş.

gı­lık-häsiyet (gı­lık-hääsiyet): Ka­rakter, davranış, huy.

gımmat: 1.Kıymetli, değerli.  2.Kıy­­­met, de­ğer. 3.Pahalı.

gın (gıın): Kın.

gınan- (gıınan-): Kahırlanmak, ta­sa­lan­mak, kederlenmek, üzül­mek.

gınanç (gıınanç): Keder, üzüntü.

gınançlı (gıınançlı): 1.Kederli, ü­zün­tü­lü, dertli. 2.Acıklı.

gıñaç (gııñaç): Baş örtüsü.

gıñır: 1.Öfkeli, kızgın, hırçın.  2.Za­lim.

gıpış-: Birbirine göz kırpmak.

gır (gıır): Kır (renk). 

gır: Kır, bozkır, step.

gır-: Yok etmek, öldürmek.

gıra: Kenar.

gıran (gıraan): Bir para birimi.

gırav: Kırağı.

gırğın: Kıyım, toplu ölüm.

gırğınçılık: Katliam.

Gırğız: Kırgız.

gırıl-: Kırılmak, hep birlikte öl­mek, büs­bü­tün yok olmak.

gırmılda-: Kımıldamak, kıpırda­mak, ha­re­ket etmek.      

gırmızı: Al, kırmızı, kızıl.

gıs-: 1.Kısmak. 2.Sıkmak, sıkış­tır­mak. 3.Sı­kıntı vermek, ezi­yet/iş­kence etmek.

gısğa (gıısğa): Kısa.

gısğaldıl- (gıısğaldıl-): Kısaltılmak.

gısğan-: Esirgemek, acımak, kıya­ma­mak.

gısğanç: Cimri.

gısımla-: Eliyle sıkıp tutmak, a­vuç­la­mak.

gıssa-: Acele ettirmek, sıkıştırmak.

gıssan-: Çabuk davranmak, acele et­mek, acelesi olmak.      

gış: Kış.

gıt: Kıt, çok az bulunan, nadir.

gıy-: Kıymak, esirgememek, feda et­mek.

gıya: Eğri, yamuk, bükük.

gıyçak: Sivri, keskin.

gıyıl-:  1.Kıyılmak, dilinmek, kes­kin bir şeyle kesilmek. 2.Çatla­mak.

gız (gıız): Kız.

gız-: 1.Kızmak, ısınmak. 2.Kız­mak, öf­ke­lenmek. 3.Kızışmak, hız­lan­mak, hareketlenmek.

gızar-: Kızarmak.

gızart-: Kızartmak.

gızğın: Sıcak, kızgın.

gızıklı: İlginç, enteresan.

gızıl I: Kırmızı, kızıl, al.

gızıl II: Altın.

gızma: Asabî, hırçın, kızgın, öf­ke­li.

gız­maç: Asabî, hırçın, kızgın, öf­ke­li.

gızmaçlık: Asabîlik, hırçınlık, kız­gın­lık.

gice (giice): Gece, geceleyin.      

gice-: Kaşınmak.

gi­ce-gündiz (gii­ce-gündiiz): Gece gün­­düz.

giç (giiç): Geç, geç vakit.

gider-: 1.Aldırmak, kaptırmak. 2.Gi­­­der­mek, ortadan kaldır­mak.

giñ (giiñ): 1.Geniş, ferah (yer). 2.Ge­niş, dol­gun (vücut).

giñe- (giiñe-): Genişlemek.

giñlik (giiñlik): Genişlik.

gir- (giir-): 1.Girmek. 2.Bürünmek, bir şe­­yin şekline girmek.

giriftar (giriftaar): Tutulma, yaka­lan­ma.

git-: 1.Gitmek. 2.Dünyadan göç­mek, öl­mek.

gizle-: Gizlemek, saklamak.

gizlen-: Gizlenmek, saklanmak.

gizlin (gizliin): 1.Gizlice, gizli o­la­rak.  2.Giz­­­li, için için.

goca: 1.İhtiyar, yaşlı, koca. 2.Üs­tün­den çok yıl, asır geçmiş olan; eski, yaş­lı.

gocamaan: Üstünden çok yıl, asır geç­miş olan; eski, yaşlı.

goç: Koç.

goçak: Büyük, iri.

goç yiğit: Bahadır, koç yiğit, ger­çek yi­ğit.

goh (gooh): Hayhuy, bağrışma, çığ­rış­ma, hırgür.

gol (gool): Büyük kum tepeleri ara­sında bulunan ve uzayıp giden çu­kur­luk.

gol:  1.El.  2.Kol.  3.Dal (ağaç).

go­la­y: Yakın.

golça: 1.Bakraç, kova. 2.Testi.

golda-: Birini desteklemek, kolla­mak.

goldav: Destek, yardım, himaye.

goldav ber-: Yardım etmek, des­tek­le­mek, destek vermek, hima­ye et­mek.

gom (goom): 1.Şiddetli fırtına yü­zün­den denizde meydana ge­len bü­yük/güç­lü dalga. 2.Fır­tına.

gon-: Konmak, oturmak, yerleş­mek.

goñşı: Komşu.

goñur: Boza çalan kahverengi.

gop-: 1.Kopmak. 2.Ayağa kalk­mak, tü­re­mek. 3.Kırılmak.

gor (goor): Kor.

gora- (goora-): Korumak.

goraycı (gooraycı): Koruyucu.

gork-: Korkmak.

gorka: Korka korka, kor­ka­rak.  

gorkı: Korku.

gorkulı: Korkulu, korkunç.

gorkuz-: Korkutmak, ürkütmek.

gorp: Hendek, çukur, obruk.

goş: Mal, eşya, öteberi, pılı pırtı.

goş-: 1.Katmak, eklemek, ilâve et­mek. 2.Düzmek, yazmak (şi­ir).

goşa-I: Çift, çifte, çatal.

goşa-II: Av tüfeği, çifte.

goşala-: 1.Çiftleştirmek. 2.Çiftle­mek.

goşar: Bilek.

goşavuçla-: Ellerini birleştirip iki    a­vu­cuy­la almak, avu­çlamak.

goşğı: Şiir.

goşul-: Katılmak, beraber olmak.      

goşun: Ordu.

gova: Kova.

govaça: Kendisinden pamuk topla­nan bit­ki; pamuk.

govak: Kovuk.

govğa (govğaa): 1.Gürültü, patırtı. 2.Hır­gür, kavga.

govı: İyi, güzel.

govşat-: 1.Gevşetmek, zayıflatmak. 2.Gü­cünü azaltmak.

govşur-: 1.Sunmak. 2.Götürmek,     i­let­­mek, ulaştırmak, kavuştur­mak.

govulaş-: İyileşmek, düzelmek.

govzat-: 1.Küçültmek. 2.Azaltmak. 2.Bo­­şaltmak.

goy-:  Koymak, bırakmak.

goyber-: Serbest bırakmak, salı­ver­mek.

goyun: Koyun.           

goza (gooza): Koza.

gozğa- (goozğa-): Kurcalamak, ka­rış­tır­mak, deşmek.

göç:  1.Göç.  2.Hareket, manevra.

göç-: 1.Göçmek, hareket etmek, ha­re­ket­lenmek. 2.Patlamak, a­teş­­len­mek.

göçğün: 1.Heyecan. 2.Öfke. 3.Sı­cak, kız­gınlık, hararet.

göçğünli: 1.Heyecanlı. 2.Gürül­tü­lü, pa­tır­tılı, şamatalı, tantanalı. 3.Fır­tı­nalı. 4.Öfkeli.

göğerçin (gööğerçin): Güvercin.

göğümtil (gööğümtil): Mavimsi.

gök (göök): 1.Gök, gök yüzü. 2.Gök, ma­­vi. 3.Yeşil. 4.Çakır (göz).  5.Seb­­ze.

göm-: 1.Gömmek. 2.Bir şeyin üze­ri­ni ört­mek/kapatmak.

gömül-: Gömülmek; kum, toprak vb. şey­lerle üstü örtülmek.

gönder-: Göndermek.

gönen-: Gönenmek, tadını çıkar­mak, zevk almak.

gönezlik: Maya.

göni: Doğru, düz, dik, direk, ok gibi.

gör (göör): Kabir, mezar.

gör-: 1.Görmek. 2.Bakmak.

görä (görää): Göre.

göreç: Göz bebeği.

göreş: 1.Güreş. 2.Mücadele, sa­vaş.

göreş-: 1.Güreşmek, güreş tut­mak.  2.Mü­cadele etmek, savaş­mak.

göreş tut-: 1.Güreşmek, güreş tut­mak.  2.Mü­cadele etmek, sa­vaş­mak.

görği: Cefa, sıkıntı, eziyet.

görğüli: Çilekeş, çok çile çekmiş kim­se.

görip (gööriip): Kıskanç, hasetçi.

görk: 1.Güzellik, yüz güzelliği.  2.Süs, ziynet, güzel görünüş.

görkez-: Göstermek.

görkezici: Gösterici, gösteren.

görmeğey: Güzel, alımlı, çekici, zarif, ya­kışıklı.

görnüş-I: 1.Görünüş. 2.Manzara.­

görnüş-II: 1.Şekil, biçim. 2.Tür, çe­şit.

görnüş-III: Sahne, perde.

görül-: 1.Görülmek. 2.Anlaşılmak.

görün-: Görünmek.

görüş-: 1.Görüşmek. 2.Tokalaş­mak.

gös-öni: Dosdoğru.

göter-: 1.Kaldırmak, yükseltmek,    u­çur­mak. 2.Taşımak.

göteril-: 1.Kaldırılmak, yükseltil­mek, u­çu­rulmak. 2.Taşınmak.

gövher: İnci, gevher.

gövne-: 1.Razı olmak. 2.Kabul et­mek.

gövre: 1.Gövde, vücut. 2.Cüsse, en­dam.

gövreli: Gebe, hamile.

gövün: 1.Gönül, yürek. 2.Can.

gövün aç-: Eğlenmek, keyif sür­mek.

gövün göter-: 1. Şevk vermek şevk­len­dir­mek. 3.Coşturmak,       u­çurmak.

gövünlik ber-: Teselli/moral ver­mek. 

gövüs: Göğüs.

göyä (gööyää): Güya, sanki, sözde.

göydük: Cılız, sıska.

göz: Göz.

             g. bol-: Bakmak, gözetmek.

göz ayla-: Göz gezdirmek, bakın­mak.

gözbaş: 1.Kaynak (ışık, ilham vb.).  2.Kaynak (su). 3.Kay­nak, kö­ken.

gözden gizle-: Saklamak, gizle­mek, ört­mek.

gözden yit-: Gözden kaybolmak, gö­rün­mez olmak.

göze il- (göze iil-): Göze ilişmek, gö­rün­mek.

gözel: 1.Güzel. 2.Mamur, bayın­dır.

gözellik: Güzellik.

gözle-: 1.Gözlemek, bakmak. 2.A­ra­­mak, iz­lemek.

gözleğ: 1.Arama, araştırma, keşif.  2.İs­tek, arzu, heves, dilek, öz­lem.

gözli kör (gözli köör): İyiyi kötüden ayı­ra­ma­yan, düşüncesiz, ca­hil.

göz öñüne gel-: Göz önüne gel­mek, can­lanmak.

gözyaş (gözyaaş): Göz yaşı.

gözyetim: Ufuk.

göz yetir-: Anlamak, kavramak, sez­mek.

gucak: Kucak.

gucak aç-: Kucak açmak.

gucakla-: Kucaklamak.

gucaklaş-: Kucaklaşmak.      

guç-: Kucaklamak, sarmak.

gudrat: 1.Kudret, güç. 2.Mucize.  3.Zor, bin bir güçlük.  4.Hız.

guduz aç-: Kudurmak.

gul: Kul, köle.

gulak: 1.Kulak. 2.Tetik (tüfek).  3.Kü­­­çük su kanalının yana çev­­rildiği yer­deki büküm.

gulak as-: Dinlemek, kulak ver­mek.

gulak sal-: 1.İtaat etmek, dinle­mek. 2.Din­lemek, kulak ver­mek.

gulluk: 1.Çalışma, iş, görev.  2.Hiz­met.  3.Kulluk, kölelik.

             g. et-: 1.Çalışmak, görev yap­­mak. 2.Hizmet etmek.

gulpak: Zülüf, kâkül.

gum:  1.Kum, kumu çok olan çöl­lük yer.  2.Toprak, toz.

gumak: Kumsal, kumluk yer.

gumgukluk (gumguukluk): Çok ses­siz.

gumlı: 1.Kumlu, kumu bol olan.  2.Çöl­lü; çölde oturan, çölde ya­­şa­yan.

gumrı: Kumru.

gumursa: Karınca.

gunça: Gonca.

gur-: 1.Kurmak. 2.Yapmak, inşa et­mek.

gura- (guura-): Kurumak.

gura-: 1.Kurmak. 2.Organize et­mek, dü­zenlemek.

gural: Cihaz, alet, araç.

gurban (gurbaan): Kurban, kur­ban­lık.

             g. bol-: Kurban olmak, ken­di­ni feda etmek.

             g. et-: Kurban etmek.

gurcak: İnsana/hayvana benzer ço­cuk oyun­cağı.

Gurhan: Kur'ân.

gu­rı-I (guu­rı): Kuru.

gu­rı-II (guu­rı): Boş, nafile.

gurp: 1.Güç, kuvvet. 2.Mal, mülk, var­lık.

gursak: Göğüs, sine.

gurul-: Kurulmak.

gurultay: 1.Kongre, kurultay. 2.Top­­­lan­tı.

gussa: Elem, tasa, kaygı, gam,         ü­züntü, ke­der. 

gussalılık: Kederlilik.

guş: Kuş.

guşluk: Kuşluk, kuşluk vakti. 

gutar-: 1.Bitmek, sona ermek.  2.Bi­tir­mek, sona erdirmek. 3.Kur­­tar­mak.

gutla-: Kutlamak, tebrik etmek.

gutlağ: Kutlama, tebrik.

gutlı: Kutlu.

guv: Kuğu.

guvan-: 1.Kıvanmak, iftihar et­mek, gu­rur duymak, kıvanç duy­mak, ö­vün­mek. 2.Se­vin­mek.

guvanç: 1.Kıvanç, gurur, iftihar.  2.Se­vinç.

guvandır-: 1.Sevindirmek. 2.Müj­de­le­mek.

guy-: 1.Dökmek. 2.Çiselemek, serp­mek.

guyı: Kuyu.

guyru­k: Kuyruk.

guyul-: Dökülmek.

guzı: Kuzu.

güberil-: 1.Şişmek, kabarmak. 2.Ki­­­bir­len­mek, böbürlenmek.

gübürdet-: Gürültü çıkarmak.

güceñle-: Göstermek, sergilemek, or­­ta­ya koymak.

gücüm: Dalları ince, gür yapraklı, mey­ve­si olmayan büyük bir ağaç.

gül:  1.Çiçek.  2.Gül.

gül-: Gülmek.

gülabı (gülaabı): Dışı ağ gibi benek be­nek, sarı renkli, etli bir ka­vun tü­rü.

gülälek (güläälek): Yazın kırlarda, ö­zel­likle ekin tarla­la­rın­da yeti­şen, kırmızı ve bü­yük çiçekli bir bitki; gelincik.

güldür-: Güldürmek.

gülğün: Kırmızı, kızıl, gül renkli, gül ren­ginde.

gülle-: Çiçek açmak, çiçeklenmek.

gülümsire-: Gülümsemek.

gülzar (gülzaar): Gül bahçesi.

güman (gümaan): Şüphe, kuşku.

gümra (gümraa): Bir şeyle aşırı de­re­ce­de ilgilenme.

gün: 1.Gün. 2.Güneş.

günä (günää): 1.Günah. 2.Suç, ka­bahat.

günbatar: Batı.

günde: Her gün, daima, hep.

gündiz (gündiiz): Gündüz.

gündoğar: Doğu.

güneş: Güneş.

gün gör-: Geçimini sağlamak, ya­şa­mak için gerekenleri temin et­mek, ya­şa­mak.

günorta: 1.Güney. 2.Öğle (vak­ti).

günortan (günortaan): Öğle, öğle­yin.

güñleç: Boğuk.

gür: Gür.

gürle-: Konuşmak, bahsetmek.

gürleş-: Fikir alış verişinde bulun­mak, sohbet etmek, konuş­mak.

gürrüñ: Sohbet, konuşma.

gürsülde-: 1.Çarpmak. 2.Gümbür­de­mek.

güvä geç- (güvää geç-): Delil ol­mak, şa­hitlik et­mek.

güycel-: Artmak, yoğunlaşmak, şid­det­lenmek, hızlanmak.

güyç: Güç, kuvvet.

güyçlen-: Güçlenmek, gücü art­mak.

güyçlendir-: Güçlendirmek, gücünü art­tırmak.

güyçli: Güçlü, kuvvetli.

güylün-: 1.Kırkılmak ya da kesil­mek i­çin dört ayağı bağlan­mak.  2.Kıv­rılıp yatmak.

güyme-: Oyalamak, meşgûl et­mek, eğ­le­mek.

güyz: Güz, son bahar.

güzer: Geçit.

 

-H-

 

habar: Haber.

habar al-: Haber almak, bilgilen­mek.

habar ber-: Haber/bilgi vermek, bil­dir­mek, bilgilendirmek.

habarlaş-: Haberleşmek.

ha­bar­lı: Haberli, haberdar.

haçan: Ne zaman.

hak-I: 1.Doğru, gerçek, hak, haki­kat. 2.Doğrusu.

Hak-II: Allah, Hak.

hakda: bk. hakında.

hakıkat (hakııkat): Hakikat, ger­çek.

hakıkatdan (hakııkatdan): Hakika­ten, gerçekten.

hakıkı (hakııkı): Hakikî.

hakına tut-: Kiralamak.

hakında: 1.Hakkında. 2.Konuda, ko­nu­sun­da.

hakla-: Ödemek, hakkını vermek, ye­rine ge­tirmek.

hal (haal): Hâl, durum, vaziyet.

hala- (haala-): Beğenmek, hoşlan­mak.

halal (halaal): 1.Helâl. 2.Saf, temiz. 3.Ger­­­­­çek, doğru, hakikî. 4.Ka­­­nu­nî.

halas (halaas): Halâs, kurtulma, kur­tu­luş.

                h. edil-: Kurtarılmak.

                h. et-: Kurtarmak.

halat: 1.Giyecek, elbise. 2.Önlük. 3.He­diye, armağan.

halı (haalı): Halı.

halıpa (halııpa): 1.Usta. 2.Üstat. 3.Dost, ah­bap, arkadaş.

halıs (haalııs): Halis, katışıksız, saf.

halk: Halk.

halta: Çuval, torba.

halva: Helva.

ham (haam): Deri.

hamala (hamaala): Sanki, sözde, güya.

hamana (hamaana): bk. hamala.

ham hıyal (haam hıyaal): Ham/ku­ru hayal, boş arzu. 

han (haan): 1.Han, hakan. 2.Birine sev­­giy­le hitap ederken söy­lenen söz.

hana (haana): 1.Mecra, yatak, yu­va, ha­ne, göz. 2.Kozanın bir parçası, gö­zü, hanesi, yuvası (pa­muk için).

hancar: Hançer.

hanı I: Hani, nerede.

hanı II: Hadi, haydi.

hanım (haanım): Hanım, bayan.

hantamalık (haantamaalık): Dile­me, um­ma, bekleme, isteme.

har (haar): Değersiz, aşağı, hor.      

             h. bol-: Değeri gitmek, göz­den düş­mek.

             h. et-: 1.Hafife almak, kü­çüm­­se­mek. 2.Hiçe saymak, gör­­­mezden gelmek.

haraba (haraaba): Harabe, yıkıntı.

haram (haraam): Haram.

             h. bol-: Haram olmak.

haray: Yardım.

             h. et-: Yardım etmek.

harbı (harbıı): 1.Askerî. 2.Savaş.

harçla-: Harcamak, sarf etmek.

harçlık: Harçlık.

harıt (harııt): Mal.

harla-: Hırlamak.

har­la­t-: Hırlatmak.

harman: Harman.

has (haas): Çok, pek, daha, iyice.

hasa (hasaa): Asa, baston.

hasap (hasaap): Hesap.   

             h. et-: Hesap etmek, düşün­mek, ta­sarlamak.

hasap-hesip (hasaap-hesiip): He­sap ki­tap.

hasapla- (hasaapla-): Hesaplamak.

ha­sap­la­nıl- (ha­saap­la­nıl-): Hesap­la­nıl­mak.

hasıl (haasıl): Ürün, mahsul.

has­ra­t: Acı, keder, elem.

hat: 1.Mektup. 2.Yazı, not, kayıt.

hata (hataa): Hata, kusur, yanılgı.

             h. et-: Hata etmek, yanılmak.

hatar: 1.Hiza, sıra, dizi, saf. 2.Bir arada bulunan evler, sıra sıra evler. 3.Hayvan veya taşıt di­zi­­si; katar.

hatar-hatar: 1.Katar katar. 2.Saf saf, dizi dizi.

hatda (hatdaa): 1.Hatta. 2.Bile.

hatır (haatır): 1.Hatır, gönül. 2.Say­­gı, hür­­met.

             h. et-: Hürmet etmek, saygı gös­ter­mek.

hatıra (haatııra): 1.Hatır. 2.Anı, hatıra.

hatırcem (haatıırcem): Sakin, din­gin, te­lâşsız, endişesiz.

             h. bol-: Sakin olmak, endi­şe­len­memek.

hava: Evet, tabiî, elbette.

hayal: Hızlı değil, yavaş, ağır. 

             h. et-: Gevşek davranmak, ya­vaş hareket etmek.

hayat (haayat): Avlu, duvarla çev­ril­miş bah­çe.

haybat: Tehdit, gözdağı.

haybat at-: 1.Çatmak, sataşmak. Tehdit etmek, gözdağı vermek.

haybatlı: Heybetli.

hayda-: 1.Çabuk davranmak, hızlı ha­re­ket etmek, çabuk gitmek. 2.Hızlı yü­rümek, koşmak.

hayın (haayın): Hain.

hayıp: bk. hayp.

hayır: Hayır, iyilik.

hayış (haayış): İstirham, rica, te­men­ni.

             h. et-: Rica etmek.

hayp: 1.Yazık. 2.Beyhude, boş ye­re.

haypı gel-: Acımak.

hayran (hayraan): 1.Şaşırma, şaş­kına dön­­me, şaşırıp kalma. 2.Hay­ran.

             h. et-: 1.Hayran etmek, büyü­le­mek. 2.Şaşırtmak.

             h. eyle-: 1.Hayran etmek, bü­yü­­le­­mek. 2.Şaşırtmak.        

hayran gal- (hayraan gaal-): 1.Hay­­­ran kalmak, büyülen­mek. 2.Şaşmak, şaşır­mak.

haysı: Hangi.

hayvan (hayvaan): Hayvan.

hazan: Hazan, güz.

hazına (hazıına): Hazine, define.

hä (hää): Evet, ha.

häkim (hääkim): Hükümdar, yurt sa­hi­bi, hakimiyet sahibi.

häli-häzir (hääli-hääzir): Şimdi, bu gün, hâ­len, şu anda.

häli-şindi (hääli-şindi): Tekrar tekrar, ar­ka arkaya, arasını kesmeden, de­­vam­lı, sık sık.

hälki (häälki): Evvelki, önceki.

häsiyet (hääsiyet): Huy, tabiat, ka­rak­ter.

häsiyetlendir- (hääsiyetlendir-): Va­­sıf­lan­­dır­mak, ni­­te­lendir­mek.

häsiyetlendiriş (hääsiyetlendiriş): Ni­te­len­dirme, va­sıf­lan­dır­ma.

häzir (hääzir): 1.Hâlen, hâlihazırda, şu anda, bu gün. 2.Az önce, de­min, yeni.

hekaya (hekaaya): Hikâye.

hekim (hekiim): Hekim, doktor.

heläk (helääk): Helâk, ölme, yok olma.

             h. bol-: Ölmek, helâk olmak, yok olmak.

             h. et-: 1.Öldürmek, helâk et­mek, yok etmek. 2.Boş yere ça­lıştırmak, eziyet etmek, a­zap çe­ktirmek.

hem: Bile, dahi, de, da.

hemişe (hemiişe): Devamlı, daima, sü­rek­li, hep.

hemişelik (hemiişelik): Devamlılık, daimîlik, süreklilik.

hemle: 1.Tehdit. 2.Hücum.

hemme: 1.Herkes. 2.Her, bütün, hep.

hemmesi: Hepsi.

hemra (hemraa): Yoldaş, arkadaş, dost, sır­daş.

heniz (heniiz): 1.Henüz, daha, şu ana ka­­dar. 2.Hâlâ, şu anda.

heñ: Hava, melodi, nağme, güzel ses.

hepde: Hafta.

her: Her, hep.

heran-haçan (heraan-haçan): 1.Her za­man, sü­rekli, hep. 2.Ne zaman.

hereket: Hareket, kıpırdı, kımıltı.

             h. et-: Hareket etmek, kımıl­da­­mak, kıpırdamak.

her haysı: Her biri.

her kes: Herkes.

her kim: 1.Herkes. 2.Herhangi bir kim­se.

her kimse: 1.Herkes. 2.Hangi kişi, kim.

hersi: Her biri.

heser: Heyecan, coşkunluk, coşku.

hesip (hesiip): Başkalarından üstün yan­ları olan kimse; seçkin, mümtaz.

hesret: Acı, keder, elem.

hey: Hey!

hezil: 1.İlginç, enteresan. 2.Çok i­yi. 3.Zevk, haz, keyif, neşe.

hezzet: Saygı, hürmet.

hez­zet-hormat: Saygı, hürmet.

hıcuv: Şevk, azim, gayret, coşku.

hıcuvlı: Şevkli, azimli, gayretli.

hırıdar (hırııdaar): 1.İstekli, talip. 2.Muh­­­taç, ihtiyacı olan. 3.Me­rak­lı, he­vesli, heves eden.

hırrıldat-: Hırıldatmak.

hısar (hısaar): Hisar, kale.

hısırda-: Uğraşmak, çabalamak.

hıyal (hıyaal): Hayal, hülya.

hızmat: Hizmet.

             h. et-: Hizmet etmek.

hız­mat­kär (hız­mat­käär): Hizmetçi.

hicran (hicraan): Hicran, ayrılık.

hiç (hiiç): 1.Hiç. 2.Hiçbir zaman, as­­lâ.                        

hiç haçan (hiiç haçan): Hiçbir za­man, aslâ.

hiç haysı (hiiç haysı): Hiçbiri, hiç­bir.

hiç kes (hiiç kes): Hiç kimse, hiçbir kim­se.

hiç kim (hiiç kim): Hiç kimse, hiçbir kimse.

hiç kimse (hiiç kimse): Hiç kimse, hiç­bir kim­se.

hiç zat (hiiç zaat): Hiçbir şey.

hil (hiil): 1.Şekil, biçim. 2.Çeşit, tür.

Hindi: Hint.

Hindistan: Hindistan.

hiñlen-: Mırıldanmak.

ho: 1.Bu, şu, o. 2.İşte.

hocalık: Ekonomi.

hocayın: 1.Sahip, malik. 2.(Ev) sa­hi­bi. 3.Patron. 4.Ağa, bey.

hol: 1.Şu, bu, o. 2.İşte.

hopuk-: 1.Tıkanmak, nefes nefese kal­mak, bunalmak, boğulmak, sı­kış­mak. 2.Korkmak, ürk­mek, yıl­mak.

hor (hoor): Zayıf, cılız, kuru.

             h. bol-: Eziyet çekmek.

             h. et-: Eziyet etmek, sıkıntı çek­tirmek.

horcun: Heybe, torba.

horla- (hoorla-): 1.Eziyet etmek, sı­kıntı ver­mek. 2.Zayıf düşür­mek, zayıflatmak.

horlan-: Horultulu ses çıkarılmak, horlanmak.

hormat: Hürmet, saygı.

             h. et-: Hürmet etmek, saygı gös­termek.

hormat goy-: Hürmet göstermek, saygı duymak.

hossar (hoossaar): 1.Akraba, hı­sım. 2.Bi­ri­nin malını yöneten kimse; vasi.

hoş: 1.Hoş, iyi, güzel. 2.Tamam, pe­ki.

hoşal (hoşaal): Memnun, mutlu.

             h. bol-: Memnun olmak, mut­lu­luk duymak.

hoşlaş-: Vedalaşmak.

hoşlaşık: Veda.

hoşniyet: İyi niyet.

hova (hovaa): Hava (meteorolojiyle ilgili olan).

hovalan- (hovaalan-): Havalanmak, coş­­mak.

hovandar (hovandaar): Destekçi, yar­dım­cı, yardım eden.

hovatır (hovaatıır): Evham, şüphe, kuş­ku.

             h. et-: Şüphelenmek, kuşku­lan­­mak.

hovla-: Şüphelenmek, kuşkulan­mak, en­di­şelenmek, endişeye ka­pılmak, telâşlanmak.

hovlı: Avlu.

hovluk-: Acele etmek, çabuk dav­ran­mak, telâşlanmak.

hovp: Korku.

hovsala: Endişe, evham, kuşku, şüp­he.

hovur: Sıcaklık, hararet, ısı.

hovuz: Havuz.

hödür: İkram, sunma, verme.

             h. edil-: İkram edilmek, su­nul­mak, verilmek.

             h. et-: İkram etmek, sun­­mak, ver­mek.

hödürle-: İkram etmek, sunmak.

hökman (hökmaan): Kesinlikle, mut­laka, muhakkak.

hökmünde: Hükmünde.

höküm: 1.Emir. 2.Hüküm.                         

             h. et-: Hükmetmek.

hökümet: Hükümet.

hökümli: Hakim, söz geçiren, hük­me­den.

hörek: Yemek, yiyecek, gıda.

höves: Heves, arzu, istek.

             h. et-: Heves etmek, arzula­mak, is­temek.

hövür: Yoldaş, dost, arkadaş, ah­bap.

             h. bol-: Yoldaş olmak.

hövürdeş: Yoldaş, arkadaş.

hövürtğe: Yuva.

Huday (Hudaay): Allah, Hüda.

hudayyolı (hudaayyoolı): Allah i­çin ke­si­len kurban.

hukuk (hukuuk): Hukuk, hak.

hum: Büyük testi, küp.

hurma: Hurma.

husıtlık (husııtlık): Cimrilik, pin­tilik.

huş (huuş): Akıl, şuur.

hut: 1.Asıl, tam. 2.Kendi, bizzat.

hut özi (hut öözi): Kendi, kendisi, biz­zat kendi.

huzur (huzuur): Karşı, ön, huzur, kat.

hücüm: 1.Hamle, hücum, baskın, sal­dı­rı, taarruz. 2.Atılım, ça­ba.

             h. edil-: Hücum edilmek, sal­dı­­rıl­mak.

             h. et-: Hücum etmek, saldır­mak.

hünär (hünäär): Sanat, meslek.

hünci: İnci.

hünkär (hünkäär): Hünkâr, padi­şah.

hütdük: 1.Kulübe. 2.Evceğiz, kü­çük ev.

hüvdi: Ninni.

hüvdüle-: Ninni söylemek, ninni söy­le­ye­rek uyutmak.

hüvi: Puhu kuşu.

 

-I-

 

ıbarat (ıbaarat): İbaret.

ığlan (ığlaan): İlân, duyuru.

ığşılda-: Hışırdamak.

ığtıyar (ığtıyaar): 1.İcazet, izin. 2.İh­tiyar, karar.

             ı. et-: Hükmetmek.

ıhlas (ıhlaas): 1.Gayret, çaba, azim. 2.İti­na, özen. 2.Heves.

             ı. et-: Gayret etmek, çabala­mak.

ık (ıık): 1.Rüzgârın estiği yön. 2.E­vin rüzgâr almayan tarafı.

ıkbal (ıkbaal): Talih, kader, baht, ikbal.

ıkcam: 1.Sağlam, metin. 2.Çalış­kan, gay­retli, azimli, hamarat.

ıkdısadı (ıkdısaadıı): İktisadî, eko­no­mik.

ıkrar (ıkraar): Vaat, verilmiş söz,    a­hit.

             ı. et-: Kabul etmek, onayla­mak.

ılahı (ılaahı): İlâhî.

ı­lay­ta da (ı­laay­ta daa): Özellikle,   ö­zellikle de.

ılğa-: Koşmak, koşarak yürümek.

ılğaş-: Koşuşmak.

ılham: İlham.

ılım: İlim.

ımarat (ımaarat): İmaret; yok­sul­lara yardım amacıyla yapılmış çok odalı ev.

ımsın-: Ummak, ümitlenmek, ümit et­mek.

ınam: 1.İtibar. 2.İtimat, güven.

             ı. et-: İtimat etmek, güven­mek, inanmak.

ınamsızlık: Güvensizlik, emniyetsiz­lik.

ınan-: İnanmak, itimat etmek, gü­ven­mek.

ınanç: 1.İnanç. 2.Güven, itimat.

ıncal- (ııncal-): Teskin olmak, yatış­mak, sakinleşmek, huzura ka­vuş­mak, rahat etmek.

ıncalıksız (ııncalıksız): Kaygılı, ra­hatsız, hu­zur­suz, bezgin, bık­kın.

ıncat-: Acıtmak, incitmek, kırmak, gü­cendirmek.

ıncıt-: Acıtmak, incitmek, kırmak, gü­cendirmek.

ınha (ınhaa): İşte.

ınkılap (ınkılaap): İnkılâp, devrim.

ınsan (ınsaan): İnsan.

ınsap (ınsaap): İnsaf, vicdan.

             ı. et-: İnsaf etmek, insaflı dav­ranmak.

ır-: 1.İkna etmek, inandırmak. 2.Ge­çir­mek. 3.Bir işi sonuçlan­dı­rıncaya kadar bırakmamak.

ıran-: Sallanmak, sarsılmak, ırga­lan­mak.

ırañ at-: Sallanmak, sarsılmak, den­ge­si­ni yitirmek.

ırım: Gelenek, görenek.

ırsara- (ırsaara-): Sebepsiz yere ça­lış­mak, boş yere çalışmak.

ıs (ııs): Güzel koku, rayiha, ıtır.

ıs-: Hareket etmek/kımıldamak için gü­cü olmak.

ısğa- (ıısğa-): Koklamak.

ısğın: Güç, kuvvet, takat.

ıslı (ııslı): Güzel kokulu.

ısnat (ısnaat): Maskara, rezil, şe­refsiz.

ıssı: 1.Sıcak. 2.Sıcak, sevgi dolu.

ışarat (ışaarat): İşaret.

ışık: Işık.

ışıkla-: Bir şeyin aralığından giz­lice bakmak, dikizlemek.

ışık sal-: Işımak, ışık saçmak.

ışk: Aşk, sevgi.

ız (ıız): 1.İz, geri, art, arka. 2.Eser, iz.

ızalı (ızaalı): Acılı, ağrılı, sızılı.

ızarla- (ıızarla-): 1.İzini sürmek, ta­kip etmek. 2.Aramak.

ızla- (ıızla-): İzine düşmek, izini sür­mek, takip etmek, arkasına düş­mek, izlemek.

ızzatlı: İzzetli, aziz.

 

 

-İ-

 

i-: İmek.

ibalı (ibaalı): 1.Ölçülü. 2.Utangaç, çekin­gen, sıkılgan.

iber- (iiber-): Göndermek, yolla­mak, sev­ketmek.

: İç.

iç-: İçmek.

içeri: Yaşanan yer, yaşanan yerin i­çi, içeri.

içil-: İçilmek.

içit: İçecek.

ide- (iide-): 1.Bakmak, gözetmek. 2.A­­­raş­tırmak.

ideal: İdeal.

idili (iidili): Güzel, iyi, muntazam, mü­kem­mel, eksizksiz, tam.

iğde: İğde.

iğen- (iiğen-): 1.Sızlanmak, yakın­mak. 2.Ho­murdanmak, mırıl­dan­mak, se­bepsiz yere çıkış­mak.

iğli (iiğli): Hastalıklı, cılız, zayıf, güç­süz.

iki: İki.

ikilik: 1.İkili. 2.İkilik.

ikinci: İkinci.

ikinciden: İkinci olarak.

ikindin (ikindiin): İkindi sonu, ak­şam suları, grup vakti.

ikindinara (ikindiinaara): İkindi vak­­ti, ikindi olduğu zaman.

il (iil): 1.Halk. 2.Millet. 3.Elâlem, el, başkası. 4.Ülke, yurt, va­tan.

             i. bol-: Uyuşmak, bütünleş­mek.

il- (iil-): İlişmek, yapışmak, tutun­mak.

ilat (iilaat): Ahali, halk, insanlar.

ilçi (iilçi): Büyük elçi, elçi.

ildeş (iildeş): Vatandaş, yurttaş, ay­nı ülkeden olan.

ileri: 1.İleri, ön. 2.Güney.

ilki: 1.Önce, ilk. 2.İlk defa. 3.Ön­celikle, her şeyden önce.

ilkinci: Birinci, ilk.

iman (iimaan): İman.

imperiya: İmparatorluk.

in- (iin-): İnmek.

incik (iincik): Baldır, bacak.

incir: İncir, incir ağacı.

inçe (iinçe): İnce.

indi: 1.Şimdi, şu anda, bu gün, hâ­lâ. 2.Bun­dan böyle, artık.

indiki: Gelecek, gelecekteki, ile­ri­de­ki, önü­müzdeki.

individual: Bireysel, kişisel.

ine: İşte.

iner: Epeyce büyümüş erkek deve yav­ru­su.

ini: Bir kimsenin kendinden küçük olana hitap ederken kullandığı kelime; kardeş.

injener: Mühendis.

intizar (intizaar): Gözü yolda olan, bek­­leyen.

: En (kendisinden sonra gelen ke­li­me­nin anlamını güçlen­dirir).

iñkis (iñkiis): Kuşku, şüphe, endişe.

iñle-: İnlemek.

İñlis: İngiliz.

ir (iir): Erken.

ir- (iir-): Yorulmak, bıkmak, usan­mak, bez­mek.

ir bilen (iir bilen): Sabah­le­­yin, sa­bah er­kenden.

irden (iirden): 1.Erken, erkenden. 2.Sa­bah­leyin.

irğinsiz (iirğinsiz): Durup dinlen­me­­den, aralıksız, sürekli.

ir-iymiş (iir-iymiş): Türlü meyveler, mey­veler.

irki (iirki): 1.Sabahki. 2.İlk.

irkil-: Uyuklamak, uyumak.

irkiliş-: Birlikte uyuklamak.

isle-: İstemek, dilemek, arzu et­mek.

isleğ: İstek, dilek, arzu, heves.                        

iş (iiş): İş, çalışma.

işan (iişaan): Molladan sonra gelen din adamı.

işçi (iişçi): İşçi.

işdä (işdää): İştah.

işik (iişik): 1.Kapı. 2.Eşik.

işle- (iişle-): Çalışmak.

işleyiş (iişleyiş): Çalışma.

it: Köpek, it.

iy-: Yemek, yeme işini yerine ge-tirmek.

iyil-: Yenilmek.

iyiş: Yiyiş, yeme.

iym: Yem.

iymit: Yiyecek, besin, gıda.

iyul: Temmuz.

iyun: Haziran.

 

-J-

 

jan­r: Usul, tarz.

jurnal: Dergi.

-K-

            

kabinet: 1.Çalışma odası. 2.Ma­kam odası. 3.Kabine.

kabul (kabuul): Kabul.

             k. et-: Kabul etmek.

             k. eyle-: Kabul etmek.

kada (kaada): Kaide, kural, pren­sip, il­ke.

kadır (kaadır): Güç­lü, kudretli, ka­dir.

kağız (kaağız): Kâğıt.

kak-: 1.Kakmak, çarpmak, vur­mak. 2.Çalmak, tıklatmak (ka­pı).

kaka (kaaka): Baba, peder.

kaklış-: 1.Değmek, dokunmak, te­mas et­mek. 2.Sıyırmak.

kalp: Kalp, gönül, yürek.

kanal: Kanal.

kanun (kaanuun): Kanun, yasa.

kapitan: 1.Yüzbaşı. 2.Ko­mutan. 3.Kap­tan.

karam (karaam): 1.Hileli. 2.Hile, al­dat­ma.

             k. et-: Hile yapmak.

karar I (karaar): Karar.

karar II (karaar): Sabır, takat.

karara gel- (karaara gel-): Belli bir so­nuca ulaşmak, karar ver­mek.

karı (kaarı): Kur'ân'ı ezbere oku­ma­sını bilen; hafız (çoğunlukla kör ha­fız hakkında).

karta: 1.Harita. 2.Ekili alan.

karz: Borç, görev.

kasam: Yemin, ant.

             k. et-: Yemin etmek.

kast: Kasıt, kötü niyet, hıyanet, bi­rinin aleyhinde olma.

             k. edil-: Kastedilmek, el uza­tıl­mak, tecavüz edilmek.

             k. et-: Kastetmek, el uzatmak, te­ca­vüz etmek.

kayıl (kaayıl): Razı.

             k. bol-: Razı olmak.

kaza (kazaa): 1.Takdir, alın yazısı. 2.Ye­­rine ge­tirme. 3.Birden,   a­ni­den, an­sızın.

             k. et-: Ölmek. 

kä (kää): Kâh, bazen.

käbir (kääbir): Bazı.

kädi (käädi): Kabak.

kämahal (käämahal): 1.Bazen, bazı va­kit. 2.Bir zaman, bir vakit.

kämil (käämiil): Kâmil, olgun.

kämillik (käämiillik): Yetişkinlik, ol­gun­luk, mükemmellik.

kän (kään): Çok, fazla.

kär (käär): 1.Meslek. 2.İş, vazife, gö­rev. 3.Sanat.

             k. et-: Etkilemek, tesir etmek.

käse (kääse): Kâse, bardak.

käsi (kääsi): Bazısı.

käte (kääte): Bazen, zaman zaman, ara­da sırada.

käyin- (kääyin-): Sızlanmak, yakın­mak, yan­­mak.

käşğä (kääşğä): Keşke.

kebap (kebaap): Kebap.

kebelek: Kelebek.

kebze: Sırt, arka.

keç: İnatçı, dik kafalı, söz dinle­mez, ters.

keçe: Keçe.

kel: Uyuz, kel.

kelle: Baş, kelle, kafa.

kem: 1.Az, eksik, noksan. 2.Fena, kötü.

kem­-: Küçültmek, azaltmak, kıs­mak.

kemal (kemaal): Kemal, yetişme, ol­gun­laş­ma.

kemallı (kemaallı): 1.İyi, hoş. 2.Ye­terli, dolgun.

kemer: 1.Kemer. 2.Çevre.

kem-kemden: 1.Yavaş yavaş, azar a­zar. 2.Git­gide, gittikçe.

kempir: Yaşlı kadın.

kemsin-: 1.Gücenmek, darılmak, kı­rıl­mak. 2.Alçalmak, baya­ğı­laş­­mak.

kenar (kenaar): 1.Kıyı, kenar. 2.Sa­­­hil, kı­yı, yalı.

kepbe: Muntazam yapılmamış ev, evce­ğiz, çardak.

kepderi: Güvercin.

kepen: Kefen.

ker: Sağır.

keramat (keraamat): Mucize.

keramatlı (keraamatlı): 1.Mukad­des, kutsal. 2.Kutlu. 3.Mu­ci­zeli.

kerim (keriim): Cömert, eli açık, ik­ramı se­ven.

kerpiç: Tuğla.

kersen: 1.Ağaçtan oyularak yapı­lmış bü­yük çanak/tabak. 2.Çu­kur.

kerven: 1.Kervan. 2.Katar.

kes-: Kesmek.

kese: 1.Yatay, yan. 2.Dış, dışarı. 3.Boy­dan boya, büsbütün.

kesek: Katılaşmış toprak parçası, kesek, tezek.

kesel: Hastalık, illet, maraz.

             k. bol-: Hasta olmak, hasta­lan­mak.

keselbent: Hastalıklı.

keselle-: Hastalanmak.

kesğitlen-: Belirlenmek.

kesğitli: Belirli, kesin, açık.

kesil-: Kesilmek.

kesir: Israrlı.

keş: Ark.

keşde: İşleme, nakış, dantel, örgü.

keşp: 1.Yüz. 2.Görünüş.

ketğu­da (ketğu­daa): 1.Ev sahibi. 2.Er­kek. 3.Tecrübe sahibi yaş­­­­lı.

keyercekle-: Etrafına bakınmak, çev­re­si­ne ba­­kın­mak.

keyik: Ceylan.

keyp:  Keyif, neşe, sefa, zevk.

             k. et-: Eğlenmek, neşelenmek.

keyvanı (keyvaanı): Hanım, kadın.

kıl-: Yapmak, etmek.

kılın-: Yapılmak, edilmek.

kın (kıın): Zor, güç, çetin.

kırk: Kırk.

kırkıncı: Kırkıncı.

kısmat: 1.Kader, talih, baht. 2.Kıs­met.

kibi: Gibi.

kibit: Omuz.

kiçi: Küçük, ufak.

kim: Kim.

kimi: Bazısı, kimisi.

kimin (kimiin): Gibi.

kimse: Birisi, biri, bir kimse, kişi.

kir: Kir.

ki­şi: Kişi, kimse.

kitap (kitaap): Kitap.

kitüv: Öfke, gazap, kin, öç.

klas: Sınıf.

klub: Kulüp.

kolhoz: Kolhoz, kollektif çiftlik.

komandir: Komutan.

komissar: Komiser.

kov-: Kovmak, kovalamak.

kovala-: Kovalamak.

ko­vum: Akraba, yakın.­

kreslo: Koltuk.

krovat: Karyola, yatak.

köçe: 1.Cadde. 2.Sokak.

kök: 1.Kök. 2.Dip.

kök ur-: Kök salmak/atmak.

köl (kööl): Göl.

köleğe: Gölge.

kömek: Yardım, imdat, medet.

             k. et-: Yardım etmek.

kömür: Kömür.

köne (kööne): 1.Eski. 2.İhtiyar, yaş­lı. 3.Vak­ti geçmiş, eskimiş.

könel- (köönel-): Eskimek, yıpran­mak.

köñül: Gönül.

köp: Çok.

köpek: Erkek köpek.

köpel-: Artmak, çoğalmak.

köpelt-: Çoğaltmak, arttırmak.

köplük: Çokluk.

köp­ri: Köprü.

köpük: Köpük.

köpükle-: Köpüklemek.

köpyıllık: Çok yıllık.

kör (köör): 1.Kör, gözleri görme­yen. 2.Kör, iyiyi kötüden ayı­ra­­mayan, cahil.

köre- (kööre-): Alevlenmek, tutuş­mak, tutuşup yanmak.

körek (köörek): Henüz açılmamış pa­muk kozası.

körpe: En küçük, küçük, henüz büyü­me­miş, toy.

körük (köörük): Körük.

kösen-: Uzanmak, yatmak.

köşek (kööşek): Devenin bir ya­şına girmemiş yavrusu; köşek (ede­bî eser­lerde çoğunlukla sevi­len, hoş­­lanılan çocuk­lar ve genç­­ler i­çin kullanıl­mak­ta­dır).     

köşeşdir-: Teskin etmek, yatıştır­mak, sa­kinleştirmek.

köşk: Köşk.    

kötek: Dayak.

kövle-: Yolmak, kökünü koparıp çı­kar­mak.

kövüş: Kundura, iskarpin, ayakka­bı.

köy-: 1.Yanmak. 2.(Canı) yan­mak. 3.Bo­­şa çıkmak, geçersiz ol­mak.

köynek: Gömlek.                

köz (kööz): Köz, kor.

küke-: Güzel koku yaymak.

kükrek: Göğüs, bağır, gerdan, si­ne.

kükürt: Kibrit.

kül: Kül.

             k. et-: Kül etmek, toz etmek.

küle dön- (küle döön-): Küle dön­mek, un hâ­line gelmek.

kümüş: Gümüş.

kümüşleç: Gümüş renginde, berrak.

kün­ci: Susam.

küpür: Küfür.

küre: Tuğla pişirilen özel fırın, tuğ­la fı­rını.

küren tut-: Oymak oymak genişle­mek, aşi­ret aşiret çoğalmak.

kürs (< kürsii): Bü­yük arşın altında bu­lu­nan gök yüzü tabakası.

kürte: Kadınların başlarına atın­dık­ları kı­yafet, şal.

kütek: 1.Küt (bıçak vb.). 2.Aklı kıt, ge­ri zekâlı.

kütel-: Körelmek, körleşmek.

küy: 1.Düşünce, niyet. 2.Hayal.   3.A­kıl, fikir.

küyki: Kambur.

küyse-: 1.Arzu etmek, arzulamak, is­te­mek. 2.Özlemek, hasre­tini çek­mek.

küyze: Güğüm, testi.

 

-L-

 

lağl: Yakut.

lakam: Lâkap.

lak at- (laak at-): 1.Sohbet etmek, ko­nuş­­mak. 2.Söz etmek, bah­set­mek, değinmek. 3.Birine bir şey söy­­lemek. 4.Mırıldan­mak.

lak luk at-: Hapur hupur/şapır şu­pur ye­mek.

lal (laal): Dilsiz.

la­pı­keç (laa­pı­keç): Hayal kırıklığına uğramış, ümidi boşa çıkmış.

läle (lääle): Kırmızı çiçek, lâle.

länet (läänet): Lânet.

läş (lääş): Cansız vücut, ölmüş be­den, ceset.

lebiz: 1.Vaat, söz verme. 2.Yemin, ant. 

legenda: Efsane, menkıbe.

leylisaç: Salkım söğüt.

liriki: Lirik.

loh loh: Kahkaha.

             l. l. et-: Kahkahayla gülmek.

lomay: 1.Toptan, bütünüyle, hep. 2.Çok miktarda, bütün.

lovurda-: Işıldamak.

 

-M-

            

mağlumat (mağluumaat): 1.Bilgi, ma­­lûmat, haber. 2.Doküman, mater­yal.

mağtan-: Övünmek.

mahal: 1.Zaman, an. 2.Devir, çağ.

mahmal: Kadife.

mahsus (mahsuus): Özgü, ait.

maksat: Niyet, maksat, murat, a­maç, hedef.

mak­satlı: 1.Maksatlı, amaçlı.  2.Ka­sıtlı.

mal (maal): 1.Mal, büyük ve küçük­baş hay­van. 2.Mal, mülk.

mal­dar­çılık (maal­daar­çılık): Hay­van bakıcılığı, hayvan yetiş­ti­riciliği.

mal-gara (maal-gara): Büyük ve kü­çük­­baş hayvanların hepsi.

mallı (maallı): 1.Büyük ve küçük­baş hay­vanı olan. 2.Zengin, var­­lıklı.

mama (maama): 1.Anne anne; nine. 2.Yaşlı kadınlarla konuşurken kul­lanılan kelime; nine.

mamla (maamla): 1.Gerçek, haki­kat, doğ­ru. 2.Haklı.

manı (maanı): Mana, anlam.

manı çıkar- (maanı çıkar-): Mana çı­kar­mak, so­nuç çıkarmak, bel­li bir fik­re ulaşmak.

mañız: 1.İç, öz. 2.Ceviz, badem gi­bi mey­velerin çekirdeğinin içi.

mañlay: Alın.

maral: Dişi geyik, meral.

maslahat: Öğüt, nasihat, tavsiye.

maşğala: 1.Aile. 2.Çocuk, yavru.

maşın (maşıın): Araba.

ma­ta (ma­taa): Kumaş.

matlap: 1.Maksat, gaye, amaç, he­def. 2.E­mel, meram.

mavı (maavı): Mavi, gök.

may I: Mayıs.

may II: Fırsat.

maya I (maaya): Dişi deve, maya.

maya II (maaya): Sermaye, ana pa­ra.

maya III (maaya): Maya (yoğurt     i­çin).

mayka: Fanilâ.

maysa: Yeni yeşermeye başlayan ar­pa/buğ­day; hasıl.

maza (mazaa): Bir şeyden alınan lez­zet, zevk, haz, tat.

ma­zalı (mazaalı): Lez­zetli, zevkli, tat­lı.

mazar (mazaar): Kabir, mezar, tür­be, san­­duka.

mazmun (mazmuun): 1.Muhteva. 2.İ­çin­dekiler.

mähir: 1.Muhabbet, sevgi. 2.Şefk­at, mer­ha­met. 3.Nezaket, ince­lik.

mähriban (mähribaan): 1.Sevgili, çok se­vilen. 2.Öz, can.

mäkäm (määkääm): Sağlam, sıkı, kuv­vetli, muhkem.

mäle- (määle-): Melemek.

mälim (määlim): Malûm, belli, bi­linen.

             m. et-: 1.Bildirmek. 2.Belli et­­­m­ek, açığa vurmak. 3.Açık­la­­mak.

märeke (määreke): Topluluk, ce­maat, kalab­alık.

mäşe (määşe): Horoz (ateşli silâhlar için).

mätäç (määtääç): Muhtaç.

             m. bol-: İhtiyaç duymak, muh­­t­aç olmak

mätäçlik (määtääçlik): Fakirlik, yoksulluk.

meclis (mecliis): Meclis.

medeni (medenii): Kültürel, kül­tür­le ilgili.

medet: Destek, yardım.

medet ber-: Güç vermek, destek ver­­­mek.

meğer: Belki, muhtemelen, her hâl­de.

meğerem: bk. meğer.

mekan (mekaan): Mekân, yer, yurt.

mekdep: Mektep, okul.

mekgecöven: Mısır (yiyecek).

mekir: Kurnaz, sinsi, hilekâr.

mele: Sarıya çalan açık kahveren­gi; bej, kumral.

melek: Melek.

melhem: Merhem.

men: Ben.

men diyen: 1.Kendine güvenen, güç­­lü ol­duğuna inanan. 2.Seç­kin, kal­bur üstü, üstün.

menimsiremeklik: Kibirlilik, bü­yük­lük taslama.

men menlik: Kibirlilik, kendini bü­yük görme.

menşevik: Rus sosyal demokrat ha­re­keti içinde bolşevikliğe kar­şıt ola­rak gelişen akım yan­lısı; men­şevik.

menzil: Menzil.

meñiz: Beniz, yüz, çehre.                      

meñze-: Benzemek.

meñzeş: 1.Benzer. 2.Gibi.

meñzeşlik: Benzerlik.

meñzet-: Benzetmek.

mercen: Mercan.

merdan (merdaan): Yiğit, mert, ba­ha­dır.

merdana (merdaana): bk. mer­dan.

merdem: Yiğit, cesur, yürekli.

merğen: Nişancı, atıcı.

merği: Kolera.

mer­hu­m (mer­huu­m): Merhum, rah­met­li.

mermer: Mermer.

mert: Cesur, yürekli, cesaretli, yi­ğit, mert.

mertebe: 1.Erdem, fazilet. 2.Hay­si­yet, onur, şeref. 3.Mertebe, de­­­­rece. 4.Meziyet, üstünlük.

mertlik: Yiğitlik, mertlik.

mes: 1.Verimli (toprak). 2.Mutlu, ne­­şeli, keyifli.

mesele: Mesele, problem, sorun.

mese-mälim (mese-määlim): Apa­çık, besbelli.

mesğen: Mesken, ev.

meslik: 1.Güçlülük, kuvvetlilik. 2.Zen­­­­­­­ginlik. 3.Mutluluk, neşe­li­­lik.

meşğul (meşğuul): Meşgul.

meşğullan­- (meşğuullan-): Meşgul ol­mak, ilgilenmek, uğraşmak.

meşhur (meşhuur): Ünlü, tanınmış.

meşhurlık (meşhuurlık): Ünlü ol­ma, ta­nın­mışlık.

meydan (meydaan): Meydan, alan, sa­ha.

meyil: Bir şeye olan heves, istek, meyil.

             m. et-: Meyletmek, yönelmek.

meylis: Gönlü hoş etmek için ya­pı­lan top­lantı, dostlar top­lan­tısı, mec­lis.

mıdam (mıdaam): Her zaman, da­ima, de­­vam­lı, sürekli, hep.

mıdama (mıdaamaa): bk. mıdam.

mıdar (mıdaar): 1.Hayat, gün ge­çir­me, ya­­şayış. 2.Sabır, ta­ham­­mül, takat.

             m. et-: Sabretmek, dayanmak.

mıhman (mııhmaan): 1.Misafir, ko­­nuk. 2.Da­vetli.

             m. bol-: Misafir olmak, ko­nuk ol­mak.

mıhmansöyerlik (mııhmaansöyer­lik): Misafirperverlik.

mıhmansöyüci (mııhmaansöyüci): Mi­sa­firperver.

mıhmansöyücilik (mııhmaansöyü­ci­lik): bk. mıhmansöyerlik.

mılakatlı (mılaakatlı): 1.Sıcak, sa­mi­mî, içten. 2.Tatlı, müşfik, şef­katli.

mılayım (mılaayım): 1.Sıcak, sa­mi­mî, içten. 2.Serin (hava). 3.Gü­zel (ses). 4.Tatlı, hoş, se­vimli. 5.Yumu­şak.

mınasıp (mınaasııp): Münasip, uy­gun, lâyık.

mırat (mıraat): Arzu, istek, niyet, maksat, murat.

mısal (mısaal): Misal, örnek.

mıssık: 1.Taze. 2.Diri.

mış: Söylenti, şayia, rivayet.

mi­fo­logiya: Mitoloji.

millet: Millet, kavim, ulus.

milli (millii): Millî.

minit: Binek.

minnetdar (minnetdaar): Minnet­tar.

             m. bol-: Minnettar olmak, min­­nettarlık duymak.

minut: Dakika.

mirap (miiraap): Bir şehrin su iş­lerine bakan kimse, sucu.

miras (miiraas): Miras, tereke.

misli: Güya, sanki.

missioner: Misyoner.

miting: Miting.

mive (miive): Meyve.

mize- (miize-): Sarsılmak, gevşe­mek.

mol­la (mool­la): Molla, din adamı.

moncuk (mooncuk): 1.Boncuk. 2.Dam­­­la (su, yağmur).

motor: 1.Motor. 2.Traktör.

möcek (mööcek): Kurt (yırtıcı hay­van).

möhlet: Mühlet, süre, müddet.

möhüm: Mühim, önemli.

muğallım: Muallim, öğretmen.

muhabbet: Muhabbet, sevgi.

muhannes: Korkak, ödlek.

mukam (mukaam): Beste, ezgi, ma­kam.

mukdar (mukdaar): 1.Miktar. 2.Ke­­mi­yet, nicelik.

murt: Bıyık.

musulman (musulmaan): Müslü­man.

muşdak (muşdaak): Candan seven, hay­­ran, âşık, müştak, düşkün.

muzey: Müze.

mü­di­milik (mü­dii­milik): Ebedîlik, son­suzluk.

mülk: Mal, mülk.

mümkin (mümkiin): Mümkün.

mün-: 1.Binmek. 2.Üzerine çık­mak.

münder: Üst üste yığılmış olan, yığın, öbek.

müñ: Bin.

müñkür: Şüpheci.

müñläp (müñlääp): Binlerce.

müñze-: Yüklenmek, dayanmak, a­tıl­mak, ileri eğilmek.

müşk: Misk.

 

-N-

 

naçalnik: 1.Komutan. 2.Amir.

naçar (naaçaar): Naçar, aciz, ça­re­siz, za­vallı.

nadan (naadaan): Cahil, bilgisiz.

nadanlık (naadaanlık): Cahillik, bil­gi­sizlik.

nağış: Nakış, motif, desen.

nağma: 1.Nağme, ezgi, melodi. 2.Şi­­­­ir.

nahar: Yemek, aş.

na­har­la-: Yemek yedirmek, karnı­nı do­yur­mak.

naharlan-: Yemek yemek.

nakıl: Ata sözü, darbımesel.

nala- (naala-): 1.İnlemek, inil­de­mek. 2.Sız­­lanmak, yakınmak, ya­­nıp ya­kıl­mak, şikâyet et­mek.

namart (naamaart): Namert.

na­ma­z (namaaz): Namaz.

namaz oka- (namaaz oka-): Namaz kıl­mak.

namıs (naamıs): Irz, namus, iffet.

             n. et-: Utanmak, sıkılmak, çe­kin­mek.

nan (naan): Ekmek.

nar (naar): Nar.

nazar: Bakış, bakma, nazar.

nazar ayla-: Göz gezdirmek.

nazar sal-: Bakmak.

näçe (nääçe): 1.Nice. 2.Nasıl, ne bi­çim. 3.Ne kadar (çok). 4.Ne. 5.Kaç. 

nädoğrı (näädoğrı): 1.Doğru değil, yanlış. 2.Gerçek değil, yalan.

näğehandan (nääğehaandan): An­sı­zın, aniden, birden.

näğile (nääğiile): Memnun kalma­yan/ol­­ma­yan, hoşnut­suz, şikâ­yetçi.

nähak: 1.Haksız. 2.Doğru olma­yan, yan­lış. 3.Sebepsiz, gerek­siz, boş ye­re, yersiz. 

nähili (näähili): Nasıl, ne kadar, ne gibi.

nähoş (näähoş): Rahatsız, hasta.

näler (nääler): Neler.

näme (nääme): 1.Ne. 2.Nasıl.

närazı (nääraazı): Rızasız, razı ol­ma­yan, memnun olmayan.

nät- (näät-): Ne yapmak/etmek.

nätanış (näätanış): Meç­hul, tanı­ma­dık

näz (nääz): 1.İşve, cilve. 2.Naz, kap­­ris.

             n. eyle-: Naz etmek, nazlan­mak.

näzik (nääzik): Nazik, ince, kolay kı­rılan.

ne: Ne.

nebis: Nefis, nefs, kendi.

nebit: Petrol.

neğada (neğaada): Bazen, arada sı­rada.

nem: 1.Nem, ıslaklık. 2.Göz yaşı. 3.Yağ­­mur.

neneñ: Nasıl.

nepis (nepiis): Nefis, güzel, zarif.

ner: bk. iner.

nesihat (nesiihat): Nasihat, öğüt.

nesil: Nesil, soy, soy sop.

nesip (nesiip): Nasip, kısmet.

netice (netiice): Netice, sonuç.

neyle-: Ne yapmak, ne etmek.

nığmat: 1.Yiyecek. 2.Tat, lezzet.

nışana (nışaana): 1.Nişan, hedef. 2.He­def tah­tası. 3.Hedef,       a­maç.

nice: Nice, çok.

niçik: Nasıl.

nika (nikaa): Nikah.

nikala- (nikaala-): Nikahlamak.

nikap (nikaap): Perde, örtü.

nil (niil): Namlu.

nire (niire): Nere.

niyet: Niyet.

nobat (noobat): Sıra, nöbet.

noğsan (noğsaan): Eksik, noksan, ku­sur.

noğsansız (noğsaansız): Eksiksiz, nok­san­sız, kusursuz.

noğul: Doğu ülkelerine özgü, yumu­şakça bir tatlı türü. 

nohut: Nohut.

nokat: Nokta.

nöker: Hizmetçi.

nur (nuur): Işık, nur.

nurana (nuuraana): Işık saçan, pa­rıl­da­yan, nurlu.

nurbat: 1.Cıvata, vida. 2.Düğme (rad­­yo için).

 

-O-

 

oba (ooba): Köy, oba.

obaçılık (oobaçılık): 1.Köy toprağı, kö­ye ait toprak. 2.Köylerin çok ol­du­ğu yer, birkaç köy bu­lunan yer. 3.Köy hayatıyla il­gili âdet, ge­le­nek.

obadaş (oobadaş): Köydeş, aynı köy­den olan, köylü.

ocak (oocak): Ocak.

ocar: Kumluk yerlerde yetişen ve odun olarak kullanılan küçük yapraklı bir ağaç.

oda ur- (ooda ur-): Heba etmek, çar­çur et­mek, yele vermek.

odun (oodun): Odun.

ofitser: Subay.

oğlan: 1.Oğlan. 2.Çocuk.

oğlanlık: Çocukluk.

oğrın (oğrıın): Gizli, gizlice.

oğşa-: Okşamak, öpmek.

oğul: Oğul, erkek çocuk.

oğul-gı­z (oğul-gıı­z): Çocuk, zürri­yet, nesil.

oğurlık: 1.Hırsızlık. 2.Çalınmış mal.

ok: Mermi, kurşun.

oka-: Okumak.

okal-: Okunmak.

okaş: Okuyuş.

okgunlı: Çok çabuk hareket eden, ateşli, coşkulu, şevkli.

okı-: Okumak.

okıcı (okııcı): Okuyucu, okur.

okla-: Atmak, fırlatmak.

okop: Siper.

oktyabr: Ekim (ay).

okuv: 1.Okuma, tahsil, öğrenim. 2.Ders.

okuvçı: Öğrenci, talebe.

ol: O.

ol-: Olmak (20. yüzyıl önce­si­ne ait Türkmence metinlerde "bol-" ya­nın­­da "ol-" fiili de kul­lanılmış­tır).

olar: Onlar.

olca: 1.Kâr, kazanç. 2.Ganimet (sa­vaş­ta).

omaça: Uyluk kemiği, but/kol kemi­ği.

omur-: Kırmak, koparmak, kırıp      a­yır­­mak, ikiye ayır­mak/böl­mek.

omza-: Atılmak, yüklenmek.

on (oon): On.

onda: 1.Onda. 2.Orada. 3.O za­man.

ondan: 1.Ondan. 2.Oradan.

onlarça (oonlarça): Onlarca.

onsoñ: Sonra, sonradan, daha sonra, on­dan sonra.

onyança (onyaança): O anda.

: Hayırlı, faydalı.

oñ-: 1.Yapmak, etmek. 2.Geçin­mek.

oñat: İyi, güzel, münasip, uygun.

oñın (oñıın): Güzel, iyi, doğru.

oñlı: 1.İyice, güzelce, yeterince, tam. 2.Dürüst, namuslu.

oñsuz: Hayırsız, faydasız.

or-:  Biçmek.

orak: 1.Orak. 2.Hasat (mevsimi).

oral ayal (oral ayaal): Yaşlı kadın.

orayanı (oraayanı): Pempe.

orden: Nişan.

orna-: 1.Yerleşmek, kök salmak. 2.Et­ki et­mek.

orta: Orta.

orta at- (ortaa at-): Ortaya koy­mak, be­lirt­mek.

ortaça: Orta derecede, orta.

orun: Yer.

ot (oot): Ateş, od.

ot: 1.Ot. 2.Yem, hayvan yemi.

otağ: Oda.

otır (otıır < oturar): Oturur, oturu­yor.

otla- (ootla-): Yakmak, tutuştur­mak.

otlı (ootlı): 1.Ateşli. 2.Tren.

otpa­raz­lık (ootpa­raz­lık): Ateşpe­rest­lik.

otryad: 1.Ekip, takım. 2.Bölük, tim.

otur-: 1.Oturmak. 2.Durmak (yar­dım­cı fi­il).

oturğıç: Sandalye, iskemle, tabure.

oturıl-: Oturulmak.

oturımlı: Yerleşik, göçebe değil.

otuz: Otuz.

ovadan: 1.Güzel, alımlı, şirin. 2.Za­rif, şık.

ovaz (ovaaz): 1.Ses, seda. 2.Melodi, nağ­­­me. 3.Güzel/hoş ses.

ov­lak: Oğlak.

ovsun-: 1.Coşmak, kükremek, kö­pürmek. 2.Dalgalanmak.

oy-I (ooy): Fikir, düşünce.

oy-II (ooy): Çukur, çukurluk.

oya bat- (ooya bat-): Düşünceye dal­mak.

oyan-: 1.Uyanmak. 2.Ortaya çık­mak, türemek.

oyar-: 1.Uyandırmak. 2.Canlandır­mak, güçlendirmek.

oyat-: Uyandırmak.

o yer: Ora.

oyla- (ooyla-): Düşünmek.

oylan- (ooylan-): Düşünmek.

oyna-: 1.Oynamak. 2.Şaka yapmak, dal­ga geçmek, eğlenmek.

oynaş-: Oynaşmak.

oyun: 1.Oyun. 2.Şaka.

oyunçı: 1.Oyuncu. 2.Şakacı.

oz-: Geçmek, geride bırakmak, ya­rı­şı ka­zanmak.

ozal: 1.Daha önce/evvel, önce. 2.Ön­ce­leri.

ozdur-: 1.Öne geçirmek. 2.Öne geç­mek.

ozokerit: Ozokerit, yer mumu.

 

 

-

 

öç (ööç): Öç, intikam.

öç-: Sönmek.

öçür-: Söndürmek.

ökce: Ökçe.

ökde: 1.Usta, mahir, becerikli, eli yat­kın. 2.Üstün.

öküz: Öküz, boğa.

öl (ööl): Islak, nemli.

öl-: Ölmek.

ölçe-: 1.Ölçmek. 2.Kıyaslamak.

ölçeğ: 1.Ölçek. 2.Ölçü.

öldür-: Öldürmek.

öli: Ölü.

ölinçä (öliinçää): Ölünceye kadar,  ö­mür boyu, daima, sürekli, hep.

ölüm: Ölüm.

ömür: 1.Ömür, hayat. 2.Ömür bo­yu, da­i­­ma, devamlı, sürekli. 3.Hiç, hiç­bir zaman, aslâ.

ömürbakı (ömürbaakı): Ömür bo­yu, da­i­ma, devamlı, sürekli,  e­be­di­yen.

ömürboyı: Ömür boyu, daima, de­vam­lı, sü­­rekli.

ömürlik: Müebbet, ebediyen, da­i­ma, her zaman, ömür­lük.

ön- (öön-): 1.Doğmak, meydana gel­­­mek, türemek. 2.Ürün ver­mek, bit­­mek, yetişmek.

öndür- (ööndür-): Üretmek, yetiş­tir­mek.

öndürici (ööndürici): Üretici, yetiş­tir­ici.

önüm (öönüm): Ürün, mahsul.

öñ: 1.Ön, ön taraf, ileri. 2.İlk. 3.Ön­ce, ön­celeri, başta.

öñki: Sabık, önceki, daha önceki.

öñürti: 1.Daha önce, daha evvel. 2.Ön­ce, evvel.

öp-: Öpmek.

örän (örään): 1.Çok, fazla. 2.İyi­ce, ol­duk­­ça.

öri (ööri): Mera, otlak.

örk: İp, bağ, örk.

örküç: 1.Hörgüç. 2.Kambur.

ös- I: 1.Büyümek, gelişmek. 2.Ge­niş­le­mek, kabarmak.

ös- II: Esmek, hafifçe esmek.

ösdür-: 1.Büyütmek, yetiştirmek. 2.Ge­liştirmek.

ös­dü­ri­l-: 1.Büyütülmek, yetiştiril­mek. 2.Ge­liştirilmek.

ösümlik: Bitki.

ösüş: Geliş­me, büyüme.

öt-: 1.Geçmek. 2.(Dünyadan) geç­mek, ölmek.

ötäğit- (ötääğit-): Varıp gitmek, ge­çip gitmek, uzaklaşmak.

öten: Geçen, geçmiş.

ötül-: Geçilmek.

öv-: Övmek, methetmek.

övği: Övgü, medih, sitayiş.

övran-övran(övraan-övraan):  1.Bir kaç defa. 2.Tek­­rar tek­rar. 3.Art arda.

övren-: 1.Öğrenmek. 2.Alışmak.

övrendekli: 1.Alışılmış. 2.Müzmin, kronik.

övreniş-: Doymak, bıkmak.

övret-: Öğretmek.

övrül-: Dönmek, çevrilmek.

övşün: Şule, ışık, parıltı.

övşün at-: Parıldamak, ışık saç­mak.

övün-: Övünmek.

övür-: Çevirmek, döndürmek.

övüs-: 1.Esmek. 2.Renkten ren­ge/şe­kil­den şekle girmek, parıl­da­mak.

övüşğin: Parıltı, ışık.

övüt: Öğüt, nasihat.

övüt ber-:  Öğüt vermek, nasihat et­mek.

öy: Ev.

öyer-: Evermek, evlendirmek.

öykele-: Gücenmek, darılmak, kırıl­mak.

öykesiz: Öfkesiz, dargın/kırgın de­ğil.

öylen-: Evlenmek.

öylendir-: Evlendirmek.

öyme: Eşarp, şal.

öyt-: 1.Sanmak, zannetmek. 2. ... di­ye dü­şünmek.

öyüt-: bk. öyt-.

öz (ööz): 1.Kendi. 2.Öz, asıl.

özara (öözaara): 1.Kendi içinde. 2.Kar­­şı­lık­lı.

öz­başdak (ööz­başdak): Bağımsız, müs­­takil, hür, özgür.

Özbek: Özbek.

öz­boluşlı (ööz­boluşlı): Özgün, fark­lı.

özen: Öz, iç.

özğe: 1.Başka, başkası, diğer, öte­ki, öbür. 2.Yabancı, başkasına a­it.

özğerişlik: Değişiklik.

öz-özünden (ööz-öözünden): Kendi­li­ğinden.

 

 

   -P-

 

pağta: Pamuk.

pağtaçı: Pamukçu.

pahır (pahıır): 1.Yoksul, fakir. 2.Bi­­ça­re, âciz, zavallı. 3.Rah­met­li.

palçık: Balçık, çamur.

pamık (paamık): Pamuk (bitki adı  o­la­rak).

panus (paanuus): Fener, lâmba.

papak: Kasket, şapka.

para I (paara): Rüşvet.

para II (paara): Parça.

parahat (paraahat): Huzurlu, sa­kin, ses­siz.

parahatlık (paraahatlık): 1.Sakin­lik, ses­sizlik, sükûnet, huzur. 2.Ba­rış.

parasat (parasaat): Feraset, akıl, dü­şün­ce.

para­sat­lılık (para­saat­lılık): Fera­set­­li­lik, akıllılık.

parh: Fark.

parla-: Parlamak.

parovoz: (Buharlı) lokomotif.

Pars: Fars.

partiya: Parti.

parz: Farz.

parça-I: Parça.

parça-II: Giyilmemiş elbise, yeni el­bi­se/takım.

parçala-: Parçalamak.

pasıl: Mevsim.

paş-: Şansı olmak, kısmeti açıl­mak.

patı-putı: Ufak tefek ev eşyası; pılı pır­tı.

patışa (paatışaa): Çar.

patrak: Kav­rulmuş mısır.                                          

pay (paay): Pay, hisse.

payhas: Feraset, anlayış, sezgi, his, ze­kâ.

payhaslı: Ferasetli, anlayışlı, ze­ki.

payla- (paayla-): Bölmek, bölüştür­mek, ü­leştir­mek, dağıtmak.

pay­la­­n- (paay­la­­n-): Bölünmek, bö­lüş­­türül­­mek, ü­leştiril­mek, da­ğı­tılmak.

paylaş- (paaylaş-): Paylaşmak, bö­lüş­mek.

paytun (paytuun): Fayton.

paytunçı (paytuunçı): Faytoncu.

pähim: Akıl, fikir, anlayış, sezgi, fe­ra­set.

päk (pääk): Pak, temiz, saf, duru.

päki (pääki): Ustura.

päkize (pääkiize): Pak, temiz, saf, duru.

pälvan (päälvaan): Pehlivan.

peç: Soba.

peder: Baba.

pel: Tarla, arsa, parsel.

pelek: Felek, dünya.

pelpelle-: Havada kanat gerip dur­mak, sü­zülmek.

pe­na­ (pe­naa­): 1.Barınak, sığınak. 2.Hi­maye eden, koruyan, ko­ruyucu. 3.Yar­dım.

pence: Pençe.

pencek: Ceket.

pencire: Pencere.

pent: Nasihat, öğüt.

perde: Perde.

peri (perii): 1.Peri, peri kızı. 2.Gü­zel.

peri-peyker (perii-peyker): 1.Peri, peri kızı. 2.Gü­zel.

perişde (periişde): Melek.

perizat (periizaat): Peri, peri kızı.

perron: Peron.

perzent: Çocuk, yavru, bebek.

pes: 1.Alçak, düşük, basık, aşağı, en­­gin. 2.Alçak, pespaye, süflî, kö­­tü.

pesel-: Alçalmak, eksilmek, düş­mek, in­mek.

pesle-: 1.Aşağı inmek, aşağıdan uç­mak (kuş, uçak vb.). 2.Sağlığı bozulmak, sağ­lık du­­ru­mu kötüleşmek.

pessecik: Biraz engin/alçak.

peyda I (peydaa): 1.Fayda. 2.Kâr, ka­zanç.

             p. et-: Fayda etmek, fayda ver­­­­­mek.

peyda II (peydaa): Ortaya çıkma, gö­rün­­me.

             p. bol-: Ortaya çıkmak, gö­rün­­­mek.

peydalan- (peydaalan-): Faydalan­mak.

peydalı (peydaalı): Faydalı.

peykam (peykaam): Yayın ucu tem­­ren­li o­ku, ok.

peymana (peymaana): 1.Bardak, kâse. 2.Öl­çek. 3.Ecel.

peymanası dol- (peymaanası  dool): Ve­fat etmek, ölmek.

pıçak: Bıçak.

pığam­be­r (pıığam­be­r): Peygamber.  

pıntık: Tomurcuk.

pırlanıp-pırlanıp: Döne döne.

pışırda-: 1.Fısıldamak. 2.Mırıldan­mak.

pıtra-: Dağılmak, yayılmak, saçıl­mak.

pıyada (pıyaada): 1.Adam, insan. 2.Ya­ya. 3.Satrançta oyun ba­şında ön sı­raya dizilen sekiz kü­çük taş, pi­yon, piyade.

pız-: 1.Al aşağı etmek. 2.(Tahttan) in­­dir­mek.

pida (pidaa): Feda olan, kurban.

             p. et-: Feda etmek, bir şeyin uğ­ru­na canını vermek.

pikir: Fikir, düşünce.

             p. et-: Fikretmek, düşünmek, ta­­sav­vur etmek, tasarla­mak.

             p. eyle-: Fikretmek, düşün­mek, ta­savvur etmek, tasar­la­mak.

pikir ber-: 1.Dikkat etmek. 2.Dik­kat­­­le din­lemek. 3.Önemse­mek, önem ver­mek. 4.Değer ver­mek.

pikirlen-: Düşünmek.

pil (piil): Bel, kürek.

pisse: Antep fıstığı.

pişme: Pişi.

plan: 1.Plân. 2.Program.

planeta: Gezegen.

poçta: Posta, postahane.

poema: Uzun şiir.

poeziya: Şiir.

pogon: Apolet, omuzluk.

polat: Çelik.

polkovnik: Albay.

pomidor: Domates.

porsa-: Pis kokmak, leş gibi kok­mak.

port-I: Liman.

port-II: Kırılgan, zayıf, gevşek.

portfel: Çanta.

pos: Küf, pas.

post: Sınır ve benzeri yerlerde bu­lu­nan gö­zetleme noktası, gö­zet­le­me ku­lesi.

pökgi: Top (spor için).

professional: Profesyonel.

pudak (puudak): 1.Dal (ağaç için). 2.Dal, kol, şube.

puğta: 1.Sağlam. 2.İyi.

pukara (pukaraa): Fakir, yoksul.

pul: Para.

pursat: 1.Zaman, vakit, an. 2.Fır­sat.

puşman (puşmaan): Pişman.

             p. et-: Nedamet etmek, piş­man olmak, pişmanlık duy­mak.

pürli: İğne yapraklı.

 

 

 

-R-

 

radio: Radyo.

rahat (raahat): Rahat.

rast (raast): Doğru, gerçek.

rayat (raayat): Tebaa, uyruk.

razı (raazı): 1.Hoşnut, memnun, ra­zı. 2.Tat­min olma. 3.Yetinme.

ra­zı­laş- (raa­zı­laş-): 1.Razı olmak, rı­za göstermek. 2.Anlaşmak. 3.He­lâlleş­mek.

rehimli: Merhametli.

rehimsiz: Merhametsiz, acımasız.

reñbereñ: Rengârenk, renk renk.

reñk: 1.Boya. 2.Renk.

reñk­li: 1.Boyalı. 2.Renkli.

resmi (resmii): Resmî.

revolyutsion: Devrim.

reyhan (reyhaan): Reyhan, fesle­ğen.

romantik: Romantik.

romantiki: Romantizme dayanan, te­­me­li­ni romantizmden alan.

romantizm: Romantizm.

ruğsat: Ruhsat, izin.

ruh (ruuh): Ruh.

Rum: Anadolu.

Rus: Rus.

            

-S-

 

saba- (saaba-): Bitmek, tükenmek.

sabır: Sabır, tahammül.

             s. et-: Sabretmek, dayanmak, ta­ham­mül etmek.

sabırlılık: Sabırlılık, dayanıklılık.

saç: Saç.

saç-: Saçmak, serpmek.

saçak: Sofra.

sada (saada): 1.Basit, sade, yalın. 2.Sa­­de, alçak günüllü, mü­te­va­­­zî. 3.An­­laşılır, açık.

sa­da­ka: Kurban.

sadalık (saadalık): Sadelik, alçak gö­nül­lü­lük, mütevazîlik.

sadap: 1.Sedef. 2.Düğme.

sadık (saadık): Sadık, vefalı.

sağ-I: Sağ, sağlığı yerinde, sağlıklı, sağ­lam, sıhhatli.

sağ-II: Sağ (yön).

sağ-: Sağmak.

sağ-aman (sağ-amaan): Sağ salim.

sağat (saağat): Saat.

sağat: Sağlıklı, sağlığı yerinde, sıh­hatli, has­talıksız, sağlam.

sağdın: Dinç, sağlam.

sağlık: Sağlık, sıhhat.

sağrı: Sağrı, sırt.

sahap (sahaap): Cilt (kitap için).

sahı (sahıı): Cömert, eli açık.

sahılık (sahıılık): Cömertlik.

sahıpa (sahııpa): Sayfa, sahife.

saka: 1.Kanalın/ırmağın suyunun bö­lündüğü yer; su bölünme ye­ri. 2.Aşık oyununda atılıp oy­­­nanan seçme aşık ya da i­nek veya de­ve aşığı. 3.Kav­şak (yol).

sakçı: Muhafaza eden, koruyan, mu­hafız, bek­çi.

sakga: Birden, anîden.

sakgal: Sakal.

sakgallı: Sakallı.

sakla-: 1.Saklamak, korumak, mu­ha­faza et­mek. 2.Gizlemek. 3.(E­­li­ne) al­mak, tutmak. 4.(Ha­tırda) tutmak.

saklan-: 1.Durmak, duraklamak. 2.Ko­­run­mak, saklanmak, mu­ha­­faza edil­mek. 3.Saklanmak, giz­len­mek.

saklav: Muhafız, koruma.

sal (saal): Sal (suda).

sal-: 1.Yapmak, kurmak. 2.İçine koy­­mak, yerleştirmek.

salam (salaam): 1.Selâm. 2.Se­lâ­mün aley­küm, merha­ba!

sala sal- (salaa sal-): Danışmak, bi­ri­­nin fik­­rini almak, istişare et­mek.

saldır-: 1.Yaptırmak, kurdurmak. 2.Bir şeyin içine yerleştirmek.

salğı ber-: Tavsiye etmek.

salğım (saalğım): Serap.

salım: Zaman, vakit.

salın-: 1.Kurulmak, inşa edilmek, ya­pıl­mak. 2.Kendisi için kur­mak, inşa etmek, yapmak.

Salır: Bir Türkmen oymağının adı.

salış-: 1.Birlikte çalışmak, iş yap­mak, in­şa et­mek, kurmak. 2.Bir­likte koy­­mak, yer­leş­tir­mek. 3.Kavga et­­mek. 4.Çar­pış­­mak, vuruş­mak (düş­man­la).

salkın: Serin, soğuk.

salla-: Salmak, yukarıdan aşağıya bı­­rak­mak, indirmek.

sallançak: Salıncak.

saman (saaman): Saman.

samolyot: Uçak.

samsık: Ahmak, aptal, geri zekâlı, ser­se­ri.

san (saan): Sayı.

sana- (saana-): Saymak.

sana gir- (saana giir-): A­dam ye­­ri­ne ko­­nulmak.

sanal- (saanal-): Sayılmak, hesap­lan­mak.

sa­nalğısı dol- (sa­analğısı dool-): Va­de­si yetmek.

sanavaç (saanavaaç): 1.Çocuk       o­yun­­la­­rında söy­le­nen a­henkli söz­­ler. 2.Ölenin ar­­dından söy­le­nen bir tür ağıt.

sanç-: 1.Batırmak, saplamak. 2.İğne vur­mak.

sandık: Sandık.

sandıra-: Zangırdamak, titremek.

sanı (saanı): Adet, tane.

san­lı (saan­lı): Sayılı gün, az vakit, kı­sa za­­man.

sansız (saansız): 1.Hakir/hor görü­len, in­­san yerine konulmayan. 2.Sayı­sız, çok fazla, haddin­den fazla.

sapa (sapaa): Sefa, zevk, keyif, eğ­lence.

sapak: 1.Ders. 2.Ev ödevi.

sapak al-: 1.Ders almak, okumak. 2.E­ği­tim görmek, öğrenmek, tec­rübe kazanmak. 

sapalı (sapaalı): Zevkli, eğlenceli, ke­yifli.

sara-: Sarmak, dolamak, bağla­mak.

saral- (saaral-): Sararmak.

sarart- (saarart-): Sarartmak.

saray: 1.Saray, köşk. 2.Şehre ge­len­le­rin dinlenebilmesi için yapı­lan yer. 3.Hay­van bağ­lanan ge­niş avlu.

sarğıt: 1.Vazife, görev, iş. 2.Tem­bih.

             s. et-: Rica etmek, bir işi yap­ma­sını istemek, buyur­mak, em­­­retmek.

sarı (saarı): Sarı.

Sarık: Bir Türkmen oymağının adı.

sarpa: 1.Kıymet, değer. 2.Hürmet, say­gı.

sarpa goy-: Saymak, hürmet gös­termek, saygı duymak, hürmet etmek.

sarpa sakla-: Saymak, hürmet gös­termek, saygı duymak, hür­met etmek.

sars-: Sallanmak, titremek, sarsıl­mak.

sasi: Bozuk, kötü.

sat-: Satmak.

sataş-: 1.Rastlamak, karşılaşmak. 2.Bu­luş­mak, görüşmek. 3.Ya­ka­lan­mak, tutulmak (hastalık vb.).

satıl-: Satılmak.

say- I (saay-): Saymak, farzetmek, ka­bul etmek.

say- II (saay-): Pamuk, yün vb. şey­leri değnekle dövmek.

saya (saaya): Gölge.

saya sal- (saaya sal-): Gölge sal­mak, gölge­len­mesini sağla­mak.

sayavan (saayavaan): Şemsiye.

sayğar-: Seçmek, gözü iyi almak, far­ket­mek, tanımak, bil­mek.

say­hallı: 1.Düzenli, tertipli. 2.Ter­bi­ye­li, uysal.

say­hallılık: 1.Düzenlilik, tertiplilik. 2.Ter­biyelilik, uysallık.

sayla-: Seçmek, ayırmak.

saylan-: 1.Seçilmek, farkedilmek. 2.Bir yerden uzaklaşmak. 3.Ye­­­­ti­şip ol­gun­laşmak, büyü­mek.

sayra-: 1.Ötmek, şakımak. 2.Mut­lu ko­nuş­mak, sanatlı konuşmak. 3. Güzel tür­kü söylemek, güzel ses çı­karmak.

sayyat (sayyaat): Avcı.

saz (saaz): 1.Beste, ezgi. 2.Saz (mü­zik aleti).

sazak (saazak): Orta Asya'nın kum­luk yer­lerinde yetişen ve yaka­cak ola­rak kullanılan iğne yap­­­raklı bir ağaç.

sazanda (saazanda): Müzisyen, çal­gıcı.

sazlı (saazlı): Müzikli, müzikal.

sähel: Biraz, azıcık, az.

sähelçe: Azıcık, birazcık.

säher: Seher, sabah.

säher bilen: Sabahleyin.

sähra (sähraa): Sahra, çöl.

säv (sääv): Yanlış.

sebäp (sebääp): 1.Sebep. 2.Çünkü.

sebäpli (sebääpli): -dan/-den ötürü,       -dan/-den dolayı. 2.Sebepli, se­be­bi var olan.

sebet: Sepet.

sebit: Civar, yöre.

seç-: 1.Dağıtmak, serpmek, saç­mak. 2.Seç­mek.

seçek: Saçak, püskül.

seçekli: 1.Saçaklı, püsküllü. 2.Bir şal tü­rü.

seçil-: 1.Saçılmak, serpilmek. 2.Se­­çil­mek.

seda (sedaa): Ses, seda.

sedasız (sedaasız): 1.Sessiz, sessiz se­dasız. 2.Sessizce.

seki: Evlerin önüne oturmak için taş ve çamurdan yapılan set; seki.

sekunt: Saniye.

selçeñ: Sık olarak rastlanmayan, sey­­­rek.

seleñ: Engin, çok geniş.

selin: Kumluk yerlerde yetişen iğ­ne yapraklı, çok yıllık bir bitki.

sem: Sessiz.

             s. bol-: Suspus olmak, sesini kes­mek.

             s. et-: Susturmak.

sen: Sen.

sene: Sene, yıl.

senet: 1.Sanat, meslek. 2.Alet ede­vat, araç ge­reç.

senetçi: Sanatkâr.

senetçilik: Sanatkârlık.

sep-: Saçmak, serpmek.

sepil (sepiil): Sefalet çeken, sefil, yoksul, muhtaç.

sepil-: Serpilmek, saçılmak.

ser: 1.Baş, kafa. 2.İstek, arzu, he­ves, meyil.

ser-: Sermek, yaymak, açmak.

serçe: Serçe.

serdar (serdaar): Başkan, lider, ser­­dar, ku­mandan, komutan.

serediş-: 1.Bakışmak, karşılıklı ola­rak birbirine bakmak. 2.Bir i­şi in­ce­le­mede yardım­laş­mak.

seret-: 1.Bakmak. 2.İncelemek, göz­den geçirmek.

serğezdan (serğezdaan): Serseri,    a­va­re, ipsiz, sefil.

serğin: Serin.

serhoş (serhooş): 1.Hoşa giden bir şey­den dolayı kendinden ge­çen. 2.Bir şeyden çok fazla mut­luluk du­yan.

serme-: Bir şeyi el ile aramak, yok­la­mak, karıştırmak.

serp-: 1.Açıp bırakıvermek, hızlıca aç­mak. 2.Serpmek, dağıtarak dök­­mek, saçmak.

serpay (serpaay): Takdir edilen, beğe­nilen bir kimseye giydiri­len süs­­lü elbise; hilât, kaftan.

servi: Servi.

ses: Ses, seda.

             s. et-: Ses çıkarmak, seslen­mek.

ses ber-: Ses vermek, seslenmek, kar­şılık vermek.

seslen-: Seslenmek.

setir: Satır.

 

 

seyil: Gezinti, piknik, eğlence.

             s. et-: Geziye çıkmak, piknik yap­mak, eğlenmek.

seyran (seyraan): Seyran, gezinti.

             s. et-: Gezinmek, gezintiye çık­­mak.

seyrek: Seyrek, sık olmayan.

sığ-: Sığmak.

sığın-: Sığınmak, yardım dilemek.

sığır: İnek.

sıkılık (sııkılık): Islık.

sıl- (sııl-): 1.Silmek. 2.Sürmek, çal­mak (bir şeyin yüzüne).

sıla- (sııla-): 1.Saygı göstermek, hür­­met et­mek. 2.Acımak, mer­­hamet et­mek.

sılağ (sıılağ): 1.Saygı, hürmet. 2.Mü­kâ­fat, ödül.

sın I (sıın): Kontrol, gözden ge­çir­me, dik­kat etme.

             s. et-: 1.Kontrol etmek, göz­den ge­­çirmek. 2.Dikkat et­mek. 3.Dik­­­katle bakmak, süz­mek.

sın II (sıın): Etek.

sın- (sıın-): Kırılmak, parçalanmak.

sına (sıına): 1.Sine. 2.Beden, vücut, en­dam. 3.Organ, uzuv.

sına- (sıına-): Denemek, sınamak.

sınağ (sıınağ): 1.Deney, tecrübe, de­­neme. 2.İmtihan, sınav.

sındır- (sıındır-): Kırmak, parça­la­mak.

sınla- (sıınla-): 1.Gözlemek, izle­mek. 2.İn­­celemek, gözden ge­çir­mek, kontrol etmek. 3.Dik­kat etmek.

sıp-: Kurtulmak, kaçmak.

sıpa- (sııpa-): Sıvazlamak, okşa­mak.

sıpal: Saman, sap.

sıpala- (sııpala-): Sıvazlamak, ok­şa­mak.

sıpat: 1.Şekil, biçim, görünüş. 2.Huy, ta­biat, karakter.

sıpayı (sıpaayı): Edepli, ağırbaşlı, kibar.

sıpdır-: 1.Elinden kaçırmak. 2.Bir sır­­rı açıklamak, ifşa etmek. 3.A­zat et­mek, serbest bırak­mak.

sır: Sır, muamma.

sır- (sıır-): 1.Sıyırmak, silmek, sü­pür­­mek (bir şeyin yüzünü). 2.Ka­­­zı­mak (sakal vb.). 3.Bı­çak, kılıç gi­bi şeyleri kabın­dan/kınından çı­kar­mak. 4.Do­laşıp durmak, ge­zin­mek.

sırat (sıırat): Suret, şekil, dış gö­rünüş, boy bos, kılık kıyafet.

sırça: Cama benzeyen soğuk ve say­dam cilâ; emay.

sırdam (sıırdam): 1.Uzun, dik.   2.U­zun boy­lu.

sırdaş: Sırdaş.

sırık (sıırık): Sırık.

sırıl- (sıırıl-): 1.Bir şeyin örtüsü a­çıl­mak. 2.Kazınmak (saç, sa­kal vb.). 3.Sıyrılmak, sıyrılıp düşmek.

sırlı: Sırlı, esrarengiz.

sıyahatçı (sıyaahatçı): Seyyah, gez­gin.

sıyasat (sıyaasat): Siyaset.

sıyasatçı (sıyaasatçı): Siyasetçi, po­li­tikacı.

sil (siil): Sel, tufan.

silkele-: Silkelemek.

silkin-: Silkinmek.

simap (siimaap): Cıva.

sinonimdeş: Eş anlamlı, anlamdaş.

siñ-: 1.Sinmek, içine iyice işlemek, nüfuz etmek. 2.Sinmek, sak­lan­­mak, gizlenmek.

siñdir-: Sindirmek, içine iyice işle­me­sini sağlamak.

siñe: Dikkatle, ilgiyle.

siñek: Sinek.

siñe seret-: Dikkatle bakmak, göz­den ge­çirmek, incelemek.

siz: Siz.

soca- (sooca-): 1.Yorulmak, nefes ne­fe­se kalmak. 2.Hızlı hızlı ne­fes al­­mak/solumak.

sok-: Sokmak.

sol (sool): Sol.

sol-: Solmak.

soldat: Asker, nefer.

soltan (soltaan): Sultan.

sona: Yaban ördeği, suna.

sonar: Geniş otlak, çimen, çayır, ça­yır­lık.

soñ: 1.Sonra. 2.Son. 3.Bir işin ar­ka­sı/devamı.

so­ña­baka: Sonunda, nihayet, en so­nun­da.

soñkı: 1.Sonraki. 2.Son, en son.

soñra: Sonra, bilâhere.

sor- (soor-): 1.İçine çekmek, içmek. 2.Em­­mek.

sora- (soora-): Sormak.

sorağ (soorağ): 1.Soru, sual. 2.Sor­gu­la­­ma, soruşturma.

             s. et-: Soruşturmak, sorgula­mak.

sorağla- (soorağla-): Sorgulamak, so­ruş­­tur­mak, araştırıp so­ruş­tur­­mak.

sov-: 1.Karşılamak. 2.Yüzünü dön­mek, yüz çevirmek. 3.Çe­vir­mek, dön­dür­mek, yönünü de­ğiş­tirmek.

sova: 1.Tam üstünden değil de ya­nın­dan. 2.Biraz u­zak, sa­pa.

sova-: Soğumak.

soval (sovaal): 1.Soru, sual. 2.Me­se­le, prob­­lem.

soval ber- (sovaal ber-): Soru sor­mak, sor­­mak.

sovat-: Soğutmak.

sovatlı: Aydın, münevver, bilgili.

sovatsız: Okuma yazma bilmeyen, cahil.

sovdep: Meclis.

sovet: 1.Meclis. 2.Kurul, kon­sey, şu­ra.

sovğat: Hediye, armağan, hatıra.

sov­hoz: Sovhoz, devlet üretme çift­liği.

sovuk: Soğuk.

sovul-: 1.Olup geçmek/bitmek (iş, olay vb.). 2.Başka tarafa dön­mek, yo­lu­nu değiştirmek, do­la­nıp geç­mek/gelmek, dönüp gel­mek. 3.De­folmak. 4.Çekil­mek, çekilip git­mek.

sovur-: 1.Savurmak, savurup te­miz­le­mek. 2.Savurmak, gerek­siz ye­re har­camak.

soy-: 1.(Kabuğunu) soymak. 2.Kes­mek (koyun, keçi vb.).

söğüş- (sööğüş-): 1.Karşılıklı olarak bir­birine kötü söz söylemek, kü­für­leşmek. 2.Karşılıklı ola­rak birbirine gönül kırıcı söz­ler söylemek.

söhbet: Sohbet, konuşma, hasbı­hâl.

             s. et-: Sohbet etmek.

sök-: 1.Sökmek. 2.Birçok yeri do­laşmak, bir şey aramak mak­sadıyla çok yol yürümek.

sön-: Sönmek.

söv-: Sevmek.

sövda (sövdaa): Ticaret, alış veriş.

söver: Sevgili.

söveş: Savaş, mücadele.

             s. et-: Savaşmak.

söveş-: Savaşmak, mücadele et­mek.

söy-:  Sevmek.

söyği: Sevgi, aşk, sevda.

söyğüli: Sevgili, yâr, yavuklu.

söyle-: Söylemek, demek.

söz: 1.Söz. 2.Kelime.

sö­zen: Kumda yetişen dik gövdeli, iğne yapraklı bodur bir ağaç.

söz gat-: Birine bir şey diyerek sö­ze baş­lamak, konuşmak, sohbet et­mek.

sözle-: Konuşmak, bahsetmek.

sözlük: Sözlük.

sta­­kan: Bardak.

stadion: Stat.

stil: Yöntem, tarz, usul, stil, üslûp.

stol: Masa.

student: Öğrenci, talebe (daha çok fa­külte ve yüksek okul­larda  o­ku­yanlar için kullanılır).

stul: Sandalye.

sudur: 1.Slûet, şekil, görüntü, ka­raltı, gölge. 2.Boy, endam. 3.İz, eser.

sulfat: Sülfirik asidin tuzu veya es­te­ri; sülfat.

su­mka: Çanta.

sunğat: Sanat.

supra: Sofra.

surat (suurat): 1.Fotograf, resim, tablo. 2.Şekil, görünüş, slûet.

surnuk-: Çok yorulmak, takatı kaç­mak.

sussupeslik (< sustupeslik): Keyif­siz­lik, neşesizlik, moral bo­zuk­luğu. 

sust: Keyifsiz, huzursuz, içine ka­palı, durgun.

suv: Su.

suvlı: 1.Sulak. 2.Sulu.

sülğün: Sülün.

süller-: Susuzluk veya sıcaktan ku­ru­mak (bitki için).

sülmüre-: Başını öne eğip fazla ko­nuş­madan oturmak, süzül­mek.

sülmüreş-: Hep birlikte baş eğip ko­nuş­madan otur­mak, sü­zül­mek.

süñk­: Kemik.

süpür-: 1.Süpürmek. 2.Silmek.

sür-: 1.Götürmek, kımıldatmak, ha­reket et­tirmek, yürütmek, sür­mek. 2.(Çift) sürmek.

süri: Sürü.

sürün-: 1.Hareket etmek, ilerle­mek, sü­rü­nmek. 2.Saldırmak, çarp­mak, vur­mak.

sütem: Baskı, zulüm, eziyet.

süyci: Tatlı, lezzetli.

süyn-: 1.Uzanmak. 2.Hızlıca geçip git­mek, uçmak. 3.Çakmak (şim­şek).

süyre-: Sürümek, sürüklemek.

süyren-: Sürünmek, sürünerek yü­rü­mek.

süyş-: Yavaşça hareket etmek, kı­mıl­­dan­mak.

süyt: Süt.

süytçi: Sütçü.

süyüm: Lif, tel, iplik.

süz-: Süzmek.

 

-Ş-

 

şa (şaa): 1.Şah. 2.Çar.

şabaz (şaabaaz): Kah­raman, yiğit.

şabram: Dökülmüş, sa­çıl­mış (saç, yap­rak vb.).

şadıyan (şaadıyaan): Şen şakrak, mut­lu.

şağal: Çakal.

şaha: Dal, budak.

şahalak: Çok dalı, dallı budaklı      (a­ğaç).

şahır (şaahıır): Şair.

şahs: Şahıs, kişi.

şalı (şaalı): Pirinç.

şan (şaan): Şan, şöhret.

şapak: Şafak, tan kızıllığı, fecir.

şarpık: Sille, tokat, dayak.

şat (şaat): Şen, neşeli, mutlu, şat.

             ş. bol-: Şad olmak, mutlu ol­mak, sevinmek.

şatı: Gazap, öfke, hiddet, kızgın­lık.

şatlan- (şaatlan-): Şad olmak, mut­lu olmak, sevinmek.

şatlık (şaatlık): Sevinç, mutluluk.

şatlıklı (şaatlıklı): Mutlu, sevinçli, mem­nun.

şay: 1.Süs, ziynet. 2.Hazırlık, terti­bat.

şayat (şaayaat): Şahit.

             ş. bol-: Şahit olmak, görmek.

şaylan-: 1.Güzel elbise giyinmek, süs­­lenmek, ziynet eşyası ta­kın­mak. 2.Süslenmek, bezen­mek. 3.Yol hazırlığı görmek, ha­zır­lan­mak.

şay-sep: 1.Ziynet. 2.Çeyiz.

şäğirt (şääğirt): 1.Talebe, öğrenci. 2.Kal­­fa, çırak.

şäher: Şehir.

şärik (şäärik): Ortak, iş ortağı.

             ş. bol-: Ortak olmak, katıl­mak.

şekil: Şekil, biçim, görünüş.

şekilli: Gibi.

şelpe: Türkmen kadınlarının kul­lan­dıkları bazı ziynet eşyalarının alt kıs­mına halkalarla takılan süsler (Bazı şairler zaman za­man ağaç yap­­raklarını da bu  i­sim­le an­mak­tadırlar).

şem: Mum.

şemal (şemaal): Rüzgâr, yel.

şenbe: Cumartesi.

şepağat (şepaağat): Merhamet, e­sir­ge­me, ko­ruma.

şepe: Dost, ahbap, arkadaş.

şer: 1.Şer, kötülük. 2.Kavga, çekiş­me, ni­­za. 3.Savaş, cenk.

şeriğat (şeriiğat): İslâm dinine ait ku­ral­lar bütünü; şeriat.

şert: 1.Şart. 2.Vaat, ahit, verilen söz. 3.Ka­­rar, anlaşma, sözleş­me.

             ş. et-: Karar vermek, karara bağ­la­mak, kararlaştır­mak.

şetdalı (şetdaalı): Şeftali.

şey: bk. şeyle.

şeyda (şeydaa): Şeyda, aşktan çıl­gı­na dön­­müş, mecnun.

şeyle: Şöyle, böyle, öyle, onun gi­bi.

şey­lelikde: Böylece, sonunda, böy­le­lik­le.

şeyt-: Şöyle/böyle yapmak, bu şe­kilde yap­mak.

şıbık: Nargile, çubuk.

şıbırda-: Şıpırdamak.

şığır: Şiir.

şığıryet: Şiiriyet, şiirsellik.

şindi: Şimdi, bu gün, hâlen, daha.

şindiz (şindiiz): bk. şindi.

şir (şiir): Arslan.

şire (şiire): Özsu, usare, şıra.

şirin: Şirin, tatlı, hoş, güzel.

ş.m.: vb.

şo: O, bu, şu.

şol: 1.O, bu, şu. 2.İşte.

şolar: Onlar.

şol arada (şol aarada): O sırada.

şol sebäpli (şol sebääpli): O yüz­den, bu se­­beple, onun için.

şonça: O kadar.

şonda: 1.O sırada, o an­da. 2.On­da. 3.Ora­da.

şondan: 1.Ondan. 2.O zamandan, o gün­den.

şor (şoor): 1.Tuz. 2.Tuzlu, çorak.

şorta söz: Nükte, espri.

şova: Dar görüşlü/düşünceli.

şovhun: 1.Gürültü. 2.Coşkunluk, coş­­ku.

şo yer: Şura.

şöhle: Işık, şûle.

şöhrat (şöhraat): Şöhret, nam, ün.

şu (şuu): 1.Şu. 2.Bu.

şular: Şunlar.

şullı: Ağrılı ve akıntılı (göz).

şum: 1.Kötü. 2.Uğursuz, şom.

şumluk: 1.Tatsızlık, üzüntü. 2.Ta­lih­sizlik.

şunça: O kadar, o derece.

şunlukda: Bununla birlikte, böyle­lik­le.

şu yer (şuu yer): Şura.

şübhe: Şüphe, kuşku.

şübhesiz: Şüphesiz, kuşkusuz.

şükür: Şükür.

             ş. et-: Şükretmek, hamd et­mek.

 

-T-

 

tabak (taabak): Tabak, çanak.

tabın (taabıın): Tâbi.

             t. bol-: Tâbi olmak, bağlan­mak, bi­rinin kontrolü altına gir­mek.

             t. et-: Zorlamak, zora koş­mak.

tabıt (taabıt): Tabut.

tabşır-: 1.Vermek, devretmek. 2.Na­sihat etmek, öğüt vermek. 3.Tavsiye et­mek, tavsiyede bu­lunmak.

tağam: Lezzet, tat.

tağlımat (tağlıımaat): Talimat, yö­ner­ge.

tağma: 1.Damga. 2.İz, belirti.

tağt: Taht.

tağta: Tahta, ahşap.      

tağzım (tağzıım):

             t. et-: Selâm vermek, selâm­la­mak.

takal: Manasız, boş, yersiz (söz).

takat (taakat): 1.Sabır, tahammül. 2.Der­­man, güç, takat. 

             t. et-: Sabretmek, dayanmak, ta­hammül etmek.

tal: Söğüt.

talañ (taalañ): Yağma, talan.

talañçı (taalañçı): Yağmacı, talan­cı.

tam (taam): Ev, mesken, dam.      

tama (tamaa): Ümit.

             t. et-: Ümit etmek, ummak, bek­­­le­mek.

tamakin (tamaakiin): 1.Ümitli, ü­mit eden. 2.Heves eden, he­ves­­li.

tamdır: 1.Tandır. 2.Fırın.

tana-: 1.Bilmek, haberdar olmak. 2.Ta­nı­mak.

tanal-: 1.Bilinmek. 2.T­anınmak.

tanat-: Tanıtmak, takdim etmek, ta­nış­tırmak.

tanığ: Şahit, tanık.

tanış: Tanıdık, bildik, tanış, aşina.

             t. et-: Tanıştırmak.

tanış-: Tanışmak.

tanış-biliş: Tanıdık, bildik.

Tañrı: Allah, Tanrı.

tap (taap): 1.Hâl, durum. 2.Güç, kuv­vet.

tap-: Bulmak.

tapavut­ (tapaavut­): Fark, ayırım.

tapavutlan- (tapaavutlan-): Far­ke­dil­mek, ayrılmak, dikkati çek­­mek.

tapavut­lı (tapaavut­lı): Farklı, öz­gün, il­gi çekici.

tapıl-: Bulunmak.

tapış-: 1.Kavuşmak. 2.Buluşmak, gö­­­rüş­mek.

tapla- (taapla-): 1.Su vermek (çe­lik). 2.Da­ya­nıklı kılmak, çe­lik­­leş­tir­mek. 3.Dayanıklılığı art­­mak, da­ha dayanıklı olmak, çe­­likleş­mek.

tar (taar): 1.Tel, kiriş. 2.Kıl, tüy, saç te­li.

tarap I: Taraf, yan.

tarap II: -a/-e doğru.

taraz (taraaz): Irmak veya kanalın suyu­nun bölündüğü yer, su bö­lünme yeri.

tarıh (taarııh): Tarih.

tarıhı (taarııhı): Tarihî.

tarıp (taarııp): Övgü, medih.

             t. et-: Övmek, methetmek.

tarıpla- (taarııpla-): Övmek, met­het­mek.

tart-: 1.Çekmek. 2.Bir şeyi germek.

tas: Az kalsın, neredeyse.

taşla-: 1.Atmak, fırlatmak. 2.Bı­rak­mak, terketmek.

Tatar: Tatar.

ta­vuş: Ses.

tay I (taay): Denk, benzer, bedel, eş, çift olan şeylerin her biri.      

tay II (taay): Taraf, yan, civar.

tay- (taay-): Kaymak.

tayak: 1.Değnek, sopa. 2.Asa, bas­ton.

tayın (taayın): Hazır.

taypa (taaypa): Aşiret, kabile, oy­mak.

tayyar (tayyaar): Hazır.

tayyarlan- (tayyaarlan-): Hazır­la­n­mak.

tayyarlanıl- (tayyaarlanıl-): Hazır­la­nılmak.

tayyarlık (tayyaarlık): Hazırlık.

tä (tää): Tâ.

Täcik: Tacik.

täç (tääç): Taç.

tämiz (täämiiz): Temiz.

tär (täär): Usul, metot, yöntem, yol.

täsin (tääsiin): 1.Harika, şahane. 2.Muh­­­­te­şem, görkemli. 3.Ga­rip, tu­haf, şaşırtıcı.

täsir (tääsiir): Tesir, etki.

             t. et-: Tesir etmek, etkilemek.

täsirli (tääsiirli): Tesirli, etkili.

täze (tääze): 1.Taze. 2.Yeni.

täzelen- (tääzelen-): Tazelenmek.

tebiğat (tebiiğat): Tabiat.

tebiğı (tebiiğı): Tabiî, doğal.

tebsire-: Susamak, susuzluktan du­dağı ku­­rumak.

teğelek: Yuvarlak, değirmi, topar­lak.

tekce: Kap kacak koymak için du­varın yüzüne oyularak yapı­lan seki; raf, dolap.

Teke: Bir Türkmen oymağı.

teke: Teke.

teklip (tekliip): Teklif, öneri.

telbe: Deli, çılgın.

telefon: Telefon.

             t. et-: Telefon etmek.

telefon avtomat: Otomatik telefon ma­­kinesi.

telegramma: Telgraf.

telim: 1.Birkaç. 2.Defalarca, tek­rar tek­rar, çok.

telpek: Kalpak.

ten: Vücut, gövde, ten.

ter: Taze.

ters: 1.Yanlış, uygunsuz. 2.Karşı, zıt. 3.Geçimsiz, uyumsuz, ak­si.

tersine: Tersine, aksine.

tertip-düzğün (tertiip-düzğün): 1.Ku­­ral, kaide. 2.Düzen, ter­tip, nizam.

tes-: Çekilmek, gerilemek.

teselli: Teselli, avunma.

teşne: Susuz.

tığ (tıığ): Kılıç, bıçak vb. şeylerin    u­za­yıp gi­den keskin ucu. 

tılla (tıllaa): Altın.

tımsal (tımsaal): Sem­bol, simge, ör­nek, tim­sal.

tiğir: Tekerlek, teker.

tik-: Dikmek.

tikin: Dikiş.

til: Dil.

tilki: Tilki.

tilsim: Sır, giz.

tip: Tip, biçim.

tire (tiire): Aşiret, kabile, oy­mak.

tiredeş (tiiredeş): Aynı kabi­le­den   o­lan.

tisğin-: İrkilmek, silkinmek, tit­re­mek.

tisğindir-: İrkiltmek, irkilmesine se­bep olmak.

tiz (tiiz): Tez, çabuk, hızlı.

toba (tooba):  Tövbe, pişmanlık.

             t. eyle-: Tövbe etmek.

toğdarı: Büyük toy kuşu.

tohum: Tohum.

tokay: Orman.

tokga: Topak. 

tolğun-: Heyecanlanmak.

tolğun­dırı­cı: Heyecanlandırıcı.

tolkun: Dalga.

tolkun at-: Dalgalanmak.

tomus: Yaz.

top: Top (silâh).

topar: 1.Grup, kısım. 2.Yığın, kü­me.

topla-: Derlemek, toplamak.

toprak: Toprak, yer.

topuk: Topuk.

topul-: Atılmak, hücum etmek.

tor I: Ağ (balık için).

tor II: File.

toraññı: Sepetçi söğüdü.

torğay: Çayır kuşu, toygar.

tovla-: Bükmek, kıvratmak, bur­mak, çe­virmek, döndürmek.

tovuk: Tavuk.

tovus-: Atlamak, sıçramak, hopla­mak.

toy: Düğün, toy, şenlik, şölen, zi­ya­fet.

             t. et-: Düğün etmek.

toz (tooz): Toz.

töhmet: İftira, töhmet.

tör (töör): (Evde) baş köşe.

töre: Saygın kişi.

tö­tän­den (tö­tään­den): Rastlantı so­nu­cu, tesadüfen.

tötänlik (tötäänlik): Rastlantı, tesa­düf.

töverek: 1.Civar, çevre, etraf. 2.Or­talık.

traktor: Traktör.

tribuna: 1.Kürsü. 2.Tribün.

trolleybus: Troleybüs.

tsitata: Alıntı, iktibas.

tukat (tukaat): Kaygılı, gamlı, ke­yif­siz, üz­gün.

tumşuk: 1.Hay­van­ların ağız ve bu­run kısmı. 2.Yüz (in­san için).

tupan (tupaan): Kasırga, tipi.

tur-: Kalkmak.

tut (tuut): Dut.

tut-: 1.Tutmak, kavramak. 2.Tut­mak, ya­­ka­la­­­mak. 3.Kap­­­­­la­mak, ört­mek, bü­­rümek. 4.Çe­vir­mek, yö­nü­nü de­­ğiştir­mek. 5.Tut­mak, ki­ra­la­mak. 6.Kur­mak, yapmak, in­şa et­mek. 7.As­­mak, germek.

tutaş-: Tutuşmak, ateş almak, yan­mak.

tutdur-: 1.Tutturmak, kavratmak. 2.Tut­tur­mak, ya­­­­ka­la­­­tmak. 3.Tu­­­tuk­lat­mak, hap­settirmek. 4.Bir tarafa doğ­­ru hızlıca git­mek. 5.Tut­tur­mak, yapıştır­mak.

tutul-: 1.Tutulmak, kavranmak. 2.Tu­­­tul­mak, ya­ka­la­­n­mak. 3.Ör­­­­tül­mek, kap­­­­­­­­lan­mak. 4.Tu­­­t­ulmak, kira­lan­mak. 6.Ku­­r­ul­mak, yapıl­mak, inşa e­­­dilmek. 7.Sulanmak, su ve­ril­­mek. 8.Yö­­­nel­tilmek, doğ­­rul­tul­mak.

tutun-: Kendisi için bir şey edinmek.

tutuş: Tam, tamam, bütün.

tüm­mek: Tümsek.

tüpeñ: Tüfek.

türkana (türkaana): Basit, yalın, sa­de, saf.

Türkmen: Türkmen.

türme: Ceza evi, hapishane.

tüsse: Siyah duman, duman.

tüvdür-: Birini veya bir şeyi hızla yu­­var­layıp bırakıvermek.

tüveley: Kasırga.

tüynük: 1.Çadırda kullanılan uzun ve in­ce ağaçların tepede bir­leş­ti­ği yu­varlak kısım. 2.Ev.

tüys: 1.Hakikî, gerçek, asıl. 2.Tı­pa­tıp, ay­nı, tıpkı, tam.

 

 

 

 

-U-

 

uç (uuç): Uç.

uç-: Uçmak.

uçğun: Kıvılcım.

uçra-: 1.Rastlamak, karşılaşmak. 2.Uğ­ramak, maruz kalmak.

uçur-: Uçurmak.

uçursız: Çok, pek çok, çok çok, had­­dinden fazla.

uğra-: Gitmek, yollanmak, yola çık­mak/düşmek.

uğradıl-: Gönderilmek, yollanmak.

uğrunda: Hakkında, için.

uğur: 1.Mecra, yatak, rota, yol. 2.Yön, cihet, istikâmet. 3.Za­man, vakit, an.

uka bat- (uukaa bat-): Uykuya dal­mak.

ukı (uukı): Uyku.

ukıp (ukııp): Kabiliyet, yetenek.

ukıplı (ukııplı): Kabiliyetli, yetenek­li.

ukıpsız (ukııpsız): Kabiliyetsiz, ye­te­neksiz.

ukla- (uukla-): Uyumak.

ulal-: Büyümek, gelişmek.

ulan-: Kullanmak, faydalan­mak.

ulanıl-: Kullanılmak, faydala­nıl­­­mak.

ulı: Ulu, büyük.

ullakan (ullakaan): 1.Büyük, iri. 2.Ol­dukça iri, çok büyük. 3.Ö­nemli, faydalı.

ultimatum: Ültimatom.

ulumsılık: Kendini beğenmişlik, ki­bir­lilik.

umıt (umııt): Ümit, umut.

             u. et-: Ümit etmek, ummak, ü­­mit­lenmek.

umıtlı (umııtlı): Umutlu.

umman (ummaan): Büyük deniz.

u­mu­man (umuuman): Umumiyetle, ge­nellikle.

umumı (umuumı): Genel, umumî.

un (uun): Un.

una- (uuna-): Onaylamak, tasdik et­mek.

unut-: Unutmak.

ur-: 1.Vurmak, çarpmak. 2.(Kur­şun) at­mak, vurmak. 3.Kendi­ni bir şe­yin içine atmak, hızla girip git­mek, dal­mak.

ura: Hurra!

ura-ura: Vura vura.

urşucı: Savaşçı, dövüşçü.

uruğ: Uruk, soy, sülâle.

urun-: Çırpınmak.

uruş: 1.Savaş. 2.Kavga, döğüş. 3.Çar­­­p­ma, çarpış, vurma, vu­ruş.

uruş-: 1.Savaşmak. 2.Kavga etmek, dö­vüş­mek.

ussa: Usta.

ussat (ussaat): 1.Usta, mahir. 2.Üs­tat.

usul (usuul): Metot, usul, yöntem, tarz, yol.

usul bilen (usuul bilen): Yavaşça, ses­siz­ce, ses­­siz bir şekilde.

uşak: Ufak, küçük.

ut-: 1.Kazanmak. 2.Yenmek. 3.Çı­kar­mak, atmak, gidermek (yor­­gun­luk).

utan-: Utanmak, çekinmek, sıkıl­mak.

utğaşdır-: 1.Birleştirmek, bağla­mak. 2.Denk­­leştirmek. 

utğaşdırıl-: 1.Birleştirilmek, bağlan­mak. 2.Denkleştirilmek. 

uvla-: Ulumak.

uy-: 1.Uymak. 2.İnanmak.

uya: Kız kardeş.

uyal-: Utanmak.

uyğun: Uygun.

uza-: Uzamak.

uzak: 1.Uzak, ırak. 2.Uzun.

uzal-: 1.Uzamak. 2.Uzun sürmek, uzun müddet devam etmek.

uzat-: 1.Uzatmak. 2.Süresini uzat­mak. 3.Uğurlamak. 4.Yolla­mak, gön­der­mek.

uzın (uzıın): Uzun.

uzınlık (uzıınlık): Uzunluk.

 

-Ü-

 

üç: Üç.

üçin (üçiin): İçin, dolayı, ötürü, yüz­den, yüzünden.

üçünciden: Üçüncü olarak.

ülce: Vişne.

ülke: Yurt, ülke.

üm alış-: İşaretleşmek, jest ve mi­mik­­lerle anlaşmak.

ümle-: İşaret etmek.

ümsüm: Sessiz sedasız, suskun, dur­gun.

ümsümlik: Sükût, sessizlik.

ümür: Sis, duman, pus.

ünci: 1.Kaygı, tasa, keder. 2.Endi­şe.

üns: 1.Dikkat. 2.İlgi, alâka.

üpcün: Yeterli, gerektiği kadar var  o­lan.

ürk-: Ürkmek, korkmak.

üst: Üst.

üstesine: 1.Üstelik. 2.Bir şeyi başka bir şeyle değişir­ken faz­ladan verilen; üste.

üstünlik: Üstünlük, gâlibiyet, başa­rı.

üşe-: Üşümek.

üşüt-: Titremek.

üvre-: Sallamak.

üyş-: Toplanmak, yığılmak.

üyşür-: Toplamak, yığmak.

üyşüş-: Üşüşmek, toplanmak, birik­mek.

üytğe-: Değişmek, başkalaşmak.

üytğeşiklik: Değişiklik.

üz-: 1.Yolmak, koparmak. 2.Yırt­mak. 3.Kes­mek.

üzül-: 1.Kopmak. 2.Kesilmek.

üzüm: Üzüm.

 

-V-

 

vada (vaada): Vaat, verilen söz, taahhüt.

vada ber- (vaada ber-): Söz ver­mek.

vagon: Vagon.

vağşı: 1.Vahşi, yırtıcı. 2.Vahşî, za­lim, vic­dansız.

vağt: Vakit, zaman, an.

vağtal-vağtal: Zaman zaman, arada sı­rada, bazen.

vağtlap (vağtlaap): ... vakitten/za­man­dan beri.

vağtlayın: 1.Geçici olarak. 2.Geçici.

vah: Vah, ah!

vaka (vaakaa): Vak'a, olay, hadise.

valla: Vallahi.

vasp: 1.Tasvir, anlatım. 2.Övgü, me­­­­­dih.

             v. et-: 1.Anlatmak, tasvir et­mek. 2.Öv­mek, methetmek.

vatan: Vatan, yurt.

ve: Ve.

vekil (vekiil): 1.Delege. 2.Temsilci.

ve­la­yat (ve­laa­yat): 1.Vilâyet. 2.E­ya­let.

veli (velii): Veli, ermiş.

veli: Fakat, ama, lâkin, ancak, yal­nız.

velin (veliin): bk. veli.

vepa (vepaa): Vefa.

vepalı (vepaalı): 1.Vefalı, vefakâr, sa­dık. 2.Faydalı, hayırlı, iyi.

vepat (vepaat): Vefat, ölüm.

             v. bol-: Vefat etmek, ölmek.

vesyet: 1.Nasihat, öğüt. 2.Va­siyet.

vey: Vay!

veyran (veyraan): Viran, yıkık, ha­rap.

             v. bol-: Yıkılmak, harap ol­mak, mah­volmak.

             v. et-: Yıkmak, harap etmek, mah­­­­vetmek.

             v. eyle-: Yıkmak, harap et­mek, mah­­vetmek.

vezir (veziir): Vezir.

vıjdan (vıjdaan): Vicdan, insaf.

vışka: Kule.

 

-Y-

 

ya (yaa): 1.Ya, veya, yahut. 2.Yok­sa.

ya da (yaa daa): 1.Ya da. 2.Yoksa.

yada- (yaada-): 1.Yorulmak.       2.U­san­­mak, bıkmak.

yada düş- (yaada düş-): Hatır­lan­mak.

yada sal- (yaada sal-): Hatırlamak.

yadav (yaadav): Yorgun, bitkin.

yadavlık (yaadavlık): Yorgunluk, bitkinlik.

yadığär (yaadığäär): bk. yadı­ğär­lik.

yadığärlik (yaadığäärlik): Yadi­gâr, anı, hatı­ra.

yağ-: Yağmak.

yağday: 1.Durum, hâl, vaziyet. 2.Ta­­­kat, güç, mecal, derman.

yağdır-: Yağdırmak.

yağı: Düşman, hasım.

yağır: Yağır.

yağış: Yağmur, yağış.

yağlık (yaağlık): 1.Şal. 2.Baş örtü­sü.

yağmır: 1.Yağmur. 2.Yağış.

yağnı: Yani.

yağşı: 1.İyi, güzel. 2.İyi kalpli.

yağşılık: İyilik, güzellik.

             y. et-: İyilik etmek, iyilikte bu­­­­lunmak.

yağtı: 1.Işık. 2.Parlak, aydınlık.

yağtıl-: Açılmak, aydınlanmak.

yağtılık: 1.Işık. 2.Neşe, sevinç, coş­ku. 3.Özgürlük.

yak- I: 1.Yakmak (ateş). 2.Yak­mak (lâm­ba vb.). 3.Bir şeyin ısı­sı/a­cı­sı güçlü tesir etmek. 4.İn­­citmek, ağrıtmak. 

yak- II: Su vermek/içirmek, suya kan­dırmak.

yak- III: Beğenmek, hoşuna git­mek.

yaka: 1.Kıyı, kenar. 2.Yaka.

yakımlı: Hoş, tatlı, sevimli.

yakımsız: Sevimsiz.

yakın (yakıın): Yakın.

yakut (yaakuut): Mavi veya ye­şil renkli kıymetli taş; yakut.

yalak (yaalak): bk. yalı.

yalak: Köpeğe yal veya su verilen kap.

yalan: Yalan.

yalañaç: Çıplak.

yalbar-: Yalvarmak.

yaldıra-: Işıldamak, parıldamak, ı­şık saç­­mak.

yalı (yaalı): Gibi, kadar.

yalın: 1.Alev. 2.Ateş.

yalkım: Parıltı, ışık.

yalkım sal-: Işık saçmak, parıl­da­mak.

yallan-: 1.Yallanmak, yiyecek ve­rilmek (kö­peğe). 2.Ge­çin­di­ril­mek, bes­len­­mek.

yallaycı: 1.Yallayan, yiyecek ve­ren (kö­peğe). 2.Ge­çin­di­ren, besle­yen.

yalma-: 1.Verilenin hepsini ye­mek, silip süpürmek. 2.Silip sü­pür­mek, ne var ne yoksa hep­sini yok etmek.

yalñış: Yanlış, yanlışlık, hata.

yalñış-: Yanılmak, hata etmek.

yalñız (yalñıız): Yalnız, tek, bir.

yalpılda-: Işık saçmak, parılda­mak.

yama-: Yamamak.

yaman: Kötü, fena.

yamanlık: Kötülük, fenalık.

yan (yaan): Yan, taraf.

yan-: 1.Yanmak, tutuşmak. 2.Yan­mak, ışık vermek. 3.Gü­neşten yan­mak (deri). 4.Ezi­yet/a­zap çek­mek. 5.Ü­­­zül­mek, tasalan­mak, kay­­gı­lan­mak.

yanaş- (yaanaş-): Yanaşmak, yak­laş­mak.

yandak: Gövdesi dikenli, küçük ve kır­­mı­zı çiçekli bir bitki.

yandır-: Yakmak.

yanğınlı: Acılı, etkili, yanık.

yanyoldaş (yaanyoldaş): Karı ko­­ca­dan her biri; eş.

yañ: Yankı, aksiseda.

yaña (yañaa): 1.Yana, tarafa. 2.Ö­türü, yü­zünden.

yañadan (yañadaan): Yeniden, tek­rar.

yañadandan (yañadaandan): bk. ya­ña­dan.

yañak: Yanak.

yañı: 1.Yeni. 2.Yakında, yakın za­man­da, yeni, az önce, demin.

yañıca: bk. yañı.

yañkı: Az önceki, deminki

yañlan-: Yankılanmak.

yañra-: Lüzumsuz konuşmak, boş ko­nuşmak, gevezelik etmek.

yap (yaap): Ark, kanal, su yolu, de­re yatağı.

yap-: 1.Örtmek, kapamak, kapat­mak. 2.Giydirmek (elbise). 3.Dur­­­­durmak, önüne set çek­mek. 4.(Tandıra ekmek) ka­pa­mak, çarpıp yapıştırmak.

yapı: Tepe, tepeye benzer yük­sek yer­lerin sırtı.

yapış-: Yapışmak, sıkıca tutmak.

yapışdır-: 1.Yapıştırmak, tuttur­mak. 2.Birçok şeyin hepsinin üstünü bir seferde örtmek.

yaplan-: Dayanmak, yaslanmak.

yaprak: Yaprak.

yapyañı: Az önce, biraz önce, de­min.

yar (yaar): Yâr, sevgili.

yar- (yaar-): 1.Dalamak. 2.Yarmak.

yara: Yara.

yara-: Yaramak, faydalı olmak, uy­gun gelmek, uymak.

yaradan: Yaratan, Allah.

yaradıl-: Yaratılmak.

yaradılış: Yaratılış.

yarağ: 1.Silâh. 2.Araç gereç, alet, cihaz.

yarağlan-: 1.Silâhlanmak. 2.Gerekli a­raç gereçlerle donanmak.

yaralı: Yaralı.

yaran (yaaraan): Yakın dost, ya­ran.

yarat­-: Yaratmak.

yaraş- I: Yakışmak, uygun düş­mek.

yaraş- II: Barışmak, uzlaşmak.

yaraşık I: Yaraşık, uygunluk, ya­raş­ma.

yaraşık II: Barış, barışma.

yarçık (yaarçık): Yarık, çatlak.

yarı (yaarı): Yarı, yarım.

yarı gice (yaarı giice): Gece yarısı.

yarım (yaarım): Yarı, yarım.

yarış (yaarış): Yarış, müsabaka, ya­­­rış­ma, rekâbet.

             y. et-: Yarış etmek, yarışmak.

yarış- (yaarış-): Yarışmak.

yas (yaas): Yas, matem.

yasa-: Yapmak, meydana getir­mek.

yasal-: Yapılmak, meydana getiril­mek.

yasan-: Bir şeyi kendisi için yap­mak.

yası: 1.Yassı, yayvan. 2.Semiz, tom­bul.

yassan-: Dayanmak, yaslanmak.

yassık: Yastık.

yaş I (yaaş): Yaş; yaşanan ömür müd­de­ti.

yaş II (yaaş): Yaş; göz yaşı.

yaş III (yaaş): 1.Genç. 2.Yeni.

yaş-: (Güneş) batmak.

yaşa- (yaaşa-): Yaşamak, ömür sür­mek.

yaşayış (yaaşayış): Hayat, yaşayış.

yaşıl (yaaşıl): Yeşil.

ya­şıl­baş (yaa­şıl­baş): Ör­dek­giller­den, tüy­leri mavi, be­yaz, si­yah, kah­ve­ren­gi -erke­ği­nin ba­şı yeşil- renkli bir yaban ör­de­ği; yeşilbaş.

yaşır-: Gizlemek, saklamak.

yaşlık (yaaşlık): Gençlik, delikan­lı­lık.

yaşulı (yaaşulı): 1.Yaşlı, ihtiyar. 2.Sö­­zü din­­lenen ve kendisine hür­­met edi­len kimse.

yat I (yaat): 1.Zihin, hafıza. 2.Ha­tır.

             y. et-: Anmak, hatırlamak.

yat II (yaat): Yabancı, yad, başka­sına ait.

yat-: 1.Yatmak, uzanmak. 2.Dur­mak. 3.Ke­silmek.

yatdan çık- (yaatdan çık-): Unutul­mak, hatı­rdan çıkmak.

yatdan çıkar- (yaatdan çıkar-): U­nut­mak.

yatda sakla- (yaatda sakla-): Ha­tır­da tut­mak, u­nutmamak.

yatır (yatıır < yatyaar): 1.Yatıyor. 2. (Yer­de) du­ruyor. 3.Durur.

yatır-: 1.Durdurmak, sona erdir­mek, bitirmek. 2.Yatıştır­mak. 3.Ya­tırmak, uyutmak.

yatla- (yaatla-): Hatırlamak, an­mak, yad etmek.

yatlama (yaatlama): 1.Hatıra, anı. 2.Anma, hatırlama.

yatla­n- (yaatla­n-): Hatırlanmak.

yatlanı­l- (yaatlanı­l-): Hatırlanıl­mak.

yatlat- (yaatlat-): Hatırlatmak.

yay- (yaay-): Dağıtmak, yaymak, saç­­mak.

yaydan-: 1.Acele etmemek, gecik­mek, oyalanmak. 2.Tereddüt et­­mek, ikirciklenmek, çekin­mek.

yayıl- (yaayıl-): Dağılmak, yayıl­mak, saçıl­mak.

yayka-: Sallamak.

yayla (yaayla): 1.Yayla. 2.Çayır, ça­­yırlık.

yayla- (yaayla-): Yaylamak.

yaylağ (yaaylağ): Yayla.

yayna-: 1.Refah/bolluk içinde ya­şa­mak. 2.Lezzet/tat almak, sefa sür­mek, eğlenmek. 3.Yayıl­mak, uzamak, uzayıp gitmek.

yayra-: Yayılmak, dağılmak, saçıl­mak, yaygınlaşmak.

yayradıcı: Yayıcı, yayan, yaygın hâ­le ge­tirici, yagın hâle geti­ren.

yayrat-: 1.Yaymak, dağıtmak, yay­gın­laştırmak. 2.(Kök) sal­mak.

yaz (yaaz): Bahar.

yaz- (yaaz-): Açmak, belli etmek, bir şe­yin gizliliğini ortadan kal­dır­mak.

yaz- I: Yazmak, kaydetmek.

yaz- II: Yazmak, sermek, döşe­mek, aç­mak.

yazğar- (yaazğar-): 1.Günahlı/suçlu say­mak, suçlamak. 2.Ceza ver­mek, cezalandırmak.

yazık (yaazık): 1.Kabahat, suç. 2.Gü­­nah.

yazıl- I: Yazılmak, kaydedilmek.

yazıl- II: Yayılmak, serilmek.

yedi: Yedi.

yedi ölçäp bir kes- (yedi ölçääp bir kes-): Yedi ölçüp bir biç­mek; bir konuda çok ayrıntılı düşünmek, inceden inceye dü­şünmek.

yeğen: Yeğen.

yeğençi: Kız yeğen.

yeke: Bir, tek, yalnız, yalnız ba­şına.

yekelik: Yalnızlık, tek olma.

yeke öz (yeke ööz): Yalnız kendi, ken­di/tek başına.

yekesire-: Yalnızlık çekmek, ken­di­si­ni yal­nız hissetmek.

yekşenbe: Pazar (gün).

yel: Yel, rüzgâr.

yelek: Kuşların kanadında bu­lunan ve uçmaya yarayan ka­lın ek­sen­li tüy; telek.

yele sovur-: Yele vermek, boş ye­re har­camak, savurmak.

yelken: Yelken.

yelme-: Yapıştırmak, tutturmak.

yelmeş-: Yapışmak.

yelpe-: Yellemek, yelpazelemek.

yene: 1.Yeniden, tekrar. 2.Yine.

yeñ: Yen (elbise için).

yeñ-: Yenmek, mağlûp etmek.

yeñil: Kolay, sade, basit, hafif.

yeñil-: Yenilmek, mağlûp olmak.

yeñiş: 1.Gâlibiyet. 2.Zafer.

yeñle-: Azalmak, hafiflemek, ağır­lığı git­mek.

yer: 1.Yer. 2.Yer yüzü, dünya. 3.Top­­­rak.

             y. et-: Yer etmek.

yer al-: 1.Yer almak. 2.Hesaba ka­tıl­mak, kabul edilmek, dik­kate alın­mak.

yerden: Yersiz, sebepsiz, boş yere.

yerden yörän (yerden yörään): 1.Hep­­­si. 2.Bü­­­­yük küçük her­kes.

yeri: 1.Hadi, haydi! 2.Ha!

yer yüzi: Yer yüzü, dünya.

yeser: 1.Kurnaz, sinsi, her yere so­kulabilen. 2.Sinsice, kurnaz­ca. 3.Usta, mahir, becerikli. 4.Et­­kili, tesirli.

yet-: 1.Yetmek, kâfi gelmek. 2.Ye­tiş­­mek, erişmek, ulaşmak, er­mek.

yet­ğincek: Yeni yetme.

yetim (yetiim): Yetim.

yetip gel-: 1.Hücum etmek. 2.Yak­laş­mak.

yetir-: 1.Ulaştırmak, eriştirmek, ye­tiştirmek. 2.Teslim etmek, gö­türmek.

yetiş-: Yetişmek, büyümek, olgun­laşmak.

yığ-: Yığmak, toplamak.

yığın: 1.Kalabalık, topluluk, güruh. 2.Or­du.

yığış-: Birlikte toplamak/yığmak, top­­la­makta/yığmakta yardım­laş­mak.

yığna-: Yığmak, toplamak, bir a­ra­ya getirmek.

yığnak: Toplantı.

yığnan-: Toplanmak, birikmek.

yığşır-: Saklamak, gizlemek.

yık-: 1.Yıkmak, yenmek, mağlûp et­mek. 2.Yıkmak, devirmek. 3.Yık­mak (gönül).

yıkıl-: 1.Yıkılmak, devrilmek, düş­mek. 3.Devrilmek, tahttan indi­rilmek.

yıl: Yıl, sene.

yılan (yılaan): Yılan.

yıldıra-: Işıldamak, par­lamak, pa­rıl­da­mak.

yıldırım: Yıldırım, şimşek.

yıldız: Yıldız.

yılğın: Ilgın, ılgın ağacı.

yılğır-: Gülümsemek, tebessüm et­mek.

yılğırış-: Sessizce gülüşmek, hep birlikte gülümsemek.

yılı: 1.Sıcak, ılık. 2.Sıcak, müşfik, şef­katli.

yılıt-: Isıtmak.

yıllap (yıllaap): ... yıldır/yıldan beri.

yıllık: Yıllık.

yılpılda-: Parıldamak, ışıldamak.

yiğdel-: Gençleşmek, gencelmek.

yiğit: 1.Genç, delikanlı. 2.Yiğit, kah­ra­man, bahadır.

yiğren-: İğrenmek, tiksinmek.

yiğrenç: İğrenç, tiksindirici.

yiğrimi: Yirmi.

yit-: Yitmek, kaybolmak.

yiti: Keskin.

yitir-: Yitirmek, kaybetmek.

yod: İyot.

yoda (yooda): Patika, biraz dar yol, yo­lak, yolcuk.

yoğa­l- (yooğa­l-): 1.Yok olmak, kay­bol­mak, yitmek. 2.Ölmek.

yoğsa: Yoksa.

yoğsam: bk. yoğsa.

yok (yook): 1.Yok. 2.Hayır.

             y. bol-: Yok olmak.

             y. et-: Yok etmek.

yokarı: Yukarı, üst.

yol (yool): Yol.

yol-: Yolmak.

yol aç- (yool aç-): Çığır açmak, yol aç­mak.

yolağçı (yoolağçı): Yolcu.

yol al- (yool al-): 1.Yol almak. 2.Yo­­­lu­na gir­mek.

yolbars: Kaplan.

yol ber- (yool ber-): 1.Yol vermek. 2.Ö­ne sürmek.

yolboyı (yoolboyı): Yol boyu.

yoldaş: Arkadaş, yoldaş.

yolla- (yoolla-): Yollamak, gönder­mek.

yom: Dua, hayır dua.

yomakçı: Nüktedan, nükteci.

Yomut: Bir Türkmen oymağının a­dı.

yoñ: Soğuk algınlığı, grip.

yorğan: Yorgan.

yov: 1.Düşman. 2.Savaş.

yovuz: 1.Ağır, güçlüklerle dolu, sı­kın­tılı. 2.Şiddetli, sert.

yovuz gün: Kötü/kara gün.

yöne (yööne): 1.Parasız, bedava. 2.Boşu­­na, gereksiz, lüzumsuz. 3.Ama, fakat, ancak, lâkin.

yönekey (yöönekey): 1.Basit, kolay, sade. 2.Alçak gönüllü.

yör (yöör < yörer): Duruyor, durur.

yör-: Yürümek.

yöre-: Yürümek, hareket etmek.

yöre­di­l-: 1.Çalıştırılmak, işletilmek. 2.Devam edilmek, kesintiye uğramadan yapılmak.

yö­rel­ğe: 1.Gelenek, âdet, anane. 2.Yol, yön­tem, metot.

yöret-: 1.(Fi­­­­kir) yürütmek. 2.Çalış­tırmak, işletmek.

yörğünli: Yaygın, çok bilinen (halk a­rasında).

yörite (yöriite): Özel, hususî.

yuğrul-: Yoğrulmak.

yuka (yuuka): 1.Yufka (yürek). 2.İn­ce.

yum-: Yummak.

yumruk: Yumruk.

yu­muş: 1.İş, görev, ödev. 2.Ev öde­vi.

yu­muş oğlanı: Emir kulu.

yurt (yuurt): Yurt, memleket.

yuv-: Yıkamak.

yuva: Baharda yetişen ve yenilen     a­cımsı bir ot.

yuvaş: Yavaş, hafif, sessiz.

yuvdun-: Yutkunmak.

yuvdunış-: Hep birlikte yut­­kunmak.

yuvul-: Yıkanmak, yıkanılmak.

yük: Yük.

yükle-: 1.Yüklemek, yük vurmak. 2.Yük­lemek, yükümlülük altı­na sokmak, sorumlu tutmak.

yüklet: Yük hayvanı.

yüklet-: Yükletmek.

yüksek: Yüce, yüksek.

yüñ: Yün.

yüpek: İpek.

yüplük: İplik.

yürek: Yürek, kalp.

            y. et-: Cesaret etmek.

yürekli: Cesur, yürekli.

yüvür-: Koşmak.

yüvürt-: Germek, çekmek.

yüz I: 1.Yüz. 2.Kat, huzur.

yüz II: Yüz (sayı).

yüz-: Yüzmek.

yüzlen-: Yönelmek.

yüzük: 1.Yüzük. 2.Halka.

  

-Z-

 

zal: Salon.

zalım (zaalım): Zalim.

zaman (zamaan): 1.Vakit, zaman. 2.De­vir, çağ.

zamana (zamaana): Zamane, çağ, de­vir.

zant: Niyet, maksat, murat, amaç.

zar (zaar): 1.Şikâyet, sızlanma. 2.İn­­­le­me, inilti. 3.Sıkıntı, yok­­­sulluk. 4.Muhtaç olma.

             z. bol-: Muhtaç olmak, ihti­yaç duy­­mak.

             z. et-: 1.Muhtaç etmek. 2.İn­le­mek, sızlamak, feryat etmek.

zarba: Darbe, vuruş, saldırı, hü­cum.

zarın (zaarıın): 1.İniltili. 2.Acıklı, ha­zin. 3.İn­leyerek.

za­rın­­la- (zaa­rıın­­la-): Sızlanmak, ağ­la­mak, dert yanmak.

zarınlık (zaarıınlık): Sızlanma, dert yan­ma.

zarp: 1.Güç, hız. 2.Darbe, çarpma, vur­ma.

zat (zaat): 1.Şey, nesne. 2.Eşya, var­lık.

zaya­lan­­- (zaaya­lan­­-): 1.Boşa git­mek. 2.Yoldan çıkmak, bozul­mak. 3.Bozulmak, tah­rip ol­mak.

zäher: Zehir.

zäherle-: Zehirlemek.

zähmet: 1.Zah­met. 2.Emek. 3.İş, ça­lış­ma. 4.A­zap, eziyet, cefa, iş­kence.

zehin (zehiin): 1.Kâbiliyet, yetenek, me­le­ke. 2.Zekâ.

zehinli (zehiinli): 1.Kâbiliyetli, ye­tenekli. 2.Zeki.

zemin (zemiin): 1.Dünya, yer yüzü. 2.Toprak, yer.

zenan (zenaan): Kadın.

zer: Altın.

zerarlı (zeraarlı): İçin, ötürü, yü­zün­den.

zerur (zeruur): Gerekli, zarurî.

zeruriyet (zeruuriyet): Zaruriyet.

zeyren-: Sızlanmak, şikâyet et­mek.

zınat (zıınat): Ziynet, süs, süs eşya­sı.

zıñ-: 1.Atmak, fırlatmak. 2.Sıçra­mak.

zıyanlı (zıyaanlı): Zararlı, zarar ve­ri­ci.

zıyat (zıyaat): Üstün.

zol (zool): Devamlı, sürekli, her za­man.

zolak (zoolak): 1.Şerit, çizgi, hat. 2.Bölge, mıntıka.

zoma- (zooma-): Yüklenmek, sal­dır­mak, atılmak (bir şeyin ü­ze­rine).

zor (zoor): 1.Kuvvet, güç. 2.Kuv­vet­li, güçlü.

             z. et-: Güçlük çıkarmak, sı­kın­­tı vermek, zora koşmak.

zordan (zoordan): Güçlükle, zorla.

zorluk (zoorluk): 1.Zorbalık, cebir. 2.Güç­lülük, kuvvetlilik.

zulmat (zulmaat): 1.Güç hayat şart­larının yaşandığı de­vir, ka­ran­lık de­vir. 2.Karanlık.

zulum: Zulüm.

zülp: Zülüf.

Book genre: 
Dictionaries
Digital format: 
ZIP / RAR