Diller

Siz bu ýerde

Türkmençe-Türkçe Sözlük

Türkmençe

Türkmençe-Türkçe Sözlük



Zip faýlyň içinde CHM faýlyny tapyp bilesiňiz. Käbir türkmen sözlerde orfografiki ýalňyşlyklar bolup biler, türkmençe sözler türk elipbiýde ýazylan bolup biler.

  -A-

 

aban- (aaban-): Abanmak, üze­ri­­ne e­­ğil­­­mek.

abray (aabray): 1.İ­tibar, nüfuz. 2.Şan, şöh­ret, ün, tanınma.

aca- (aaca-): Acılaşmak, acımak.

acal: Ecel, ölüm.

acap: bk. acayıp.

acayıp (acaayıp): 1.Görkemli,  muh- te­­şem, debdebeli. 2.Mü­kem­­mel, şa­­hane, enfes, çok iyi, çok gü­zel.

acı (aacı): Acı.

aç (aaç):  Aç.

aç-: 1.Açmak. 2.Keşfetmek. 3.Yaz­­­mak, sermek (sofra vb.).

açar: Anahtar.

açgöz (aaçgöz): Aç gözlü.

açık:  1.Açık.  2.Temiz, saf, duru. 

açıklık: Açıklık.

açıl-: 1.Açılmak. 2.Parlamak, ay­dın­lan­­­mak.

açlık (aaçlık): Açlık.

adağlı (aadağlı): Nişanlı, sözlü.

adalat (adaalat): Adalet, doğru­luk, hak.

adam (aadam): Adam, insan.

             a. bol-: 1.Büyümek, ye­tiş­mek, adam olmak. 2.Akıllan­mak.

             a. et-: Besleyip büyütmek, ye­­tiş­tir­mek, adam etmek.

adamı (aadamıı): İnsanoğlu, in­san.

adat (aadat): 1.Gelenek, âdet. 2.Alış­­­kan­­lık, huy.

adatça (aadatça): Âdet olduğu üze­­re, ge­­nellikle.

adıl: Adaletli, adil, insaflı.

adıllık: Adaletlilik, adillik, insaf­lı­lık.

adyutant: Yaver.

agent: 1.Acenta. 2.Ajan, casus.

agronom: Tarım uzmanı.

ağ- (aağ-): 1.Aşmak. 2.Yük­­­­sel­­mek, ağ­­mak.

ağa (aağa): 1.Ağabey. 2.Amca.       3.  A­­­­ğa, bey.

ağaç: 1.Ağaç.  2.Tahta.

ağar- (aağar-): 1.Ağarmak. 2.Sol­mak.

ağdar- (aağdar-): 1.Döndürmek, çe­­vir­­mek. 2.Devirmek, yık­mak. 3.Dü­şür­mek...4.Dök­mek.  5.Bo­şalt­­mak. 6.Karıştır­mak.

ağı (aağı): Ağlama, ağlayış, ağıt.

ağıçı (aağıçı): Ağıtçı; yas tören­le­rin­de yüksek sesle bir şeyler söy­le­ye­rek ağlayan ki­şi.

ağıl (aağıl): Ağıl.

ağın: 1.Bütün, hep. 2.Baştan ba­şa, baş­­­tan aşağı.

ağır:  1.Ağır.  2.Zor, güç, sıkıntılı.

ağır- (aağır-): Ağrımak.

ağırlık: Ağırlık.

ağız: Ağız.

ağla- (aağla-): Ağlamak.

ağlan- (aağlan-): Ağlanmak.

ağla­ş- (aağlaş-): Ağlaşmak.

ağlat- (aağlat-): Ağlatmak.

ağram: Ağırlık.

ağşam: Akşam.

ağşamara (ağşamaara): Gün ba­tı­mı, ak­­­şam­le­yin, akşam üzeri.

ağtar-: 1.Aramak. 2.Yoklamak, ka­rış­­­tır­­mak.

ağtık: Torun.

ağza (ağzaa): 1.Organ, aza. 2.Öge. 3.Ü­­ye, a­za.

ağza-: Anmak, bahsetmek, zikret­mek, söz etmek, ima etmek.

ağzıbirlik (ağzıbiirlik): Uyum, yek­vü­cut ol­ma, söz birliği.

ah (aah): İnleme, sızlama.

ah: Ah, vah, aman, heyhat, yazık!

ahır (aahır): Nihayet, sonunda, ar­tık.

ahırı (aahırı): 1.Artık, nihayet, so­nun­­da. 2.Daha.

ahırın (aahırıın): bk. ahır  

ahırsoñı (aahırsoñı): En sonunda, ni­ha­yet.

ahlak: Ahlâk.

ahmır: Ham hayal, gerçekleşmesi zor a­maç.

ahval (ahvaal): Durum, hâl.

ajdarha (ajdarhaa): Ejderha, bü­yük yı­lan.

ak (aak):  Ak, beyaz.

ak-: Akmak.

akademik: Akademi üyesi.

akgınlı: Akıcı.

akıl: Akıl.

akıl ber-: Akıl vermek, öğüt ver­mek, yol göstermek.

akıldar (akıldaar): Mütefekkir, fi­kir ada­mı, düşünür.

akım: 1.Akıntı, akım. 2.Yol, yön­tem, me­tot.

aklık (aaklık): 1.Aklık, beyazlık.  2.Üc­ret.

akmak: Budala, ahmak, aptal.

aksakgal (aaksakgal): Yaşlı, ih­tiyar.

al-I (aal): Al, kırmızı.

al-II (aal):  1.Hile.  2.Cin, peri.

al-: 1.Almak. 2.(Yol) almak. 3.Ka­bul et­mek.  4.Alıp gitmek.

ala (aala): 1.Ala, alacalı. 2.Elâ.  3.De­­­ği­şik, türlü, çeşitli.

alaç (alaaç): Çare, kurtuluş, çıkış yo­lu.

alada: Tasa, kaygı, sıkıntı, endişe.

alamat (alaamat): 1.Alâmet, işaret, iz, eser, nişan, belirti. 2.Alâ­met, va­sıf.

ala-mula (aala-muula): Ala bula.

alañ: Küçük tepe, tümsek.

 

173

alasman (aalasmaan): Gök yüzü, gök. alav: Alev, meşale, şule.

alcıra-: Şaşırmak.

alça: Kızıl erik.

alçak: 1.Nazik, nezaketli. 2.Müş­fik, şef­katli.

alda- (aalda-): Aldatmak, yalan söy­le­mek.

aldan- (aaldan-): Aldanmak.

al­davçılık (aal­davçılık): Aldatıcılık, hi­le­kârlık.

aldır-: 1.Aldırmak, kaptırmak.  2.Ha­­­­­rap et­­tirmek, yok ettir­mek.

alım (aalım): Alim, bilgili, bilgi sa­hi­bi.

alın (aalın): 1.Alın. 2.Ön, öndeki.

alın-:  1.Alınmak, edinmek.  2.Ele ge­çi­ril­­mek, elde edilmek.

alıp bar-: Çok etkilemek, iliğine iş­le­mek.

alıp çık-: Kurtarmak.

alış-: 1.Değişmek. 2.Karşılıklı al­mak.

alkım: 1.Çene, gerdan. 2.Birinin ya­nı, ya­­­kını.

alkış: Minnettarlık, minnet, şük­ran, te­şek­kür.

             a. et-: Teşekkür etmek, şük­­­­ret­mek. 

Alla (Allaa): Allah.

Allatağala (Allaatağaalaa): Allahü Te­­alâ.

alma: Elma.

almaz: Elmas.

 

174

alñasa-: Acele etmek, telâşlanmak.alp: Alp, yiğit, kahraman.

altı: Altı

altın: Altın.

amal: Tarz, usul, yol, yöntem.

            a. et-: Gerçekleştirmek, yerine ge­­­tir­mek, hayata geçirmek, ta­hak­­kuk ettirmek.

aman (amaan): 1.Sağ salim, sağ.  2.Sağ­­­lam, sıhhatli. 3.Yardım, im­dat.

amana gel- (amaana gel-): Dize gel­mek, baş eğmek, boyun eğ-mek.

amanat: Emanet.

amatlı (aamatlı): Elverişli, uygun, mü­sait, münasip. 

ammar: Ambar, depo.

anbar: Amber.

anık: 1.Açık, aydın, belli, anlaşılır.  2.Tam, eksiksiz.  3.Doğru.

anna (aanna): Cuma.

ant iç-: Yemin etmek, ant içmek.

añ (aañ): 1.Fikir, düşünce, mantık. 2.İd­rak, kavrama, sezme.   3.A­kıl, ze­kâ.

añ- (aañ-): 1.Anlamak, kavra­mak.  2.İd­­­rak etmek, şuuruna var­mak.

añlat- (aañlat-): Anlatmak, ifade et­mek.

añlı (aañlı): Anlayışlı, ferasetli, ze­ki.

añrı:  1.Öte, arka.  2.Aşkın, fazla.

añsat (añsaat): Kolay, basit, hafif.

añzak: Şiddetli soğuk, ayaz.

apat (aapat): 1.Dert, belâ. 2.Fe­lâ­ket, afet.  3.Kötü şey.

apbası (apbaası): Kadın elbi­se­si­nin önü­ne ta­kı­lan, yaprak gi­bi yas­­­sı, gü­müşten ya­pılmış süs, ziy­net.

apı-tupan (aapı-tupaan): 1.Kasır­ga, fır­­tı­na, deprem. 2.Kavga, hır­gür.

ar (aar):  1.Öç, intikâm.  2.Ar.

ar- (aar-): Yorulmak.

ara (aara):  Ara, aralık, mesafe.

ara- (aara-): 1.Aramak. 2.Özen gös­­­ter­mek, titiz davranmak.

araba: (Motorsuz) araba, kağnı.

arada (aarada): 1.Arada sırada, ba­­zen. 2.Son günlerde, ya­kın­da, ya­kın za­manlarda. 3.Ara­da, or­tada.

aralaş- (aaralaş-): 1.Girmek, gel­mek. 2.Karışmak, müdahale etmek.

aralık (aaralık): 1.Aralık, mesafe. 2.Herkese âit, umumî.

aram tap- (aaram tap-): Sakinleş­mek, ya­tışmak, rahatlamak, huzur bul­mak.

aranı aç- (aaraanı aç-): 1.Uzaklaş­mak. 2.Ayrılmak.

Arap: Arap.

arassa: Temiz, saf.

a­ras­salan-: 1.Temizlenmek. 2.Ayık­lan­­mak.

arça: Çam.

ardın-: Öksürmek, öksürüp gırtlağı­nı/bo­­ğazını temizlemek.       

ardıncıra-: Sallanmak.

arğın (aarğın): Yorgun, bitkin.

arğınlık (aarğınlık): Yorgunluk, bit­kin­lik.

arı: Arı.

arka: Sırt, arka.

arkadağ (arkadaağ): Himaye eden, ko­ru­yucu, koruyan, gözeten.

arka dur-: Himaye etmek, koru­mak, ka­yır­mak.

arkalı: Aracılığıyla, vasıtasıyla, sa­ye­sin­de, yoluyla.

arkayın: Rahat, sakin, sessiz, te­lâşsız.

             a. bol-: Rahat olmak, sakin ol­mak.            

arla-: 1.Bağırmak.  2.Kükremek.

arman (armaan): 1.Gerçekleşme­miş ar­­­zu, e­mel. 2.Ham hayal. 3.Kin, öf­­­ke, ga­zap. 4.Hey­­­­hat, ya­zık, ey­vah!

 

175

armanlı (armaanlı): 1.İstediğini el­de ede­­me­yen, amacına ulaşa­ma­­yan, muradı­na ereme­yen. 2.Üz­gün, ü­zün­tülü, a­cılı.armaveri (aarmaaveri): Kolay gel­­sin!

armıt: Armut.

ar-namıs (aar-naamıs): Şeref, onur, yüz akı, na­mus, itibar.

arpa: Arpa.

arslan: Arslan.

arş: Arş; göğün en üst tabakası.

art-: Artmak, geriye kalmak.

artık: Fazla, fazlalık, artık, geriye kalan.                                                                                                                                                        

artıkmaç: 1.Fazla, gereğinden faz­la.  2.İyi, güzel, mükem­mel.

aruz: Aruz.

arzan (arzaan): Ucuz.

arzı: Arzu, istek, rica.

arzıla-: İstemek, dilemek, rica et­mek.

arzılı: 1.Arzulu, ricalı. 2.Değerli, kıy­met­­li, sevgili, aziz.

arzuv: 1.Arzu, istek. 2.Hayal, rüya.

             a. edil-: İstenmek, arzu edil­mek.            

             a. et-: İstemek, arzu etmek.                 

as-: Asmak, iliştirmek, takmak.

asfalt: Asfalt.

asıl: 1.Asıl, cevher, öz. 2.Esasen, doğ­­­ru­su.

asıl-: 1.Asılmak. 2.Asılmak, idam    e­di­l­­mek. 3.Boynuna ip takıp ken­­­­di ken­dini öldürmek, in­ti­har etmek.

asıllı: Kibar, efendi, asaletli, soylu, gör­gü­lü.

asır: Asır, yüzyıl.

asla (aslaa): Asla, hiçbir zaman.

asman (asmaan): Sema, gök, gök yü­zü.

assa: Yavaş, yavaşça.

ast: Alt.

asuda (aasuuda): 1.Sakin, dingin.  2.Ra­hat.

a­ş: Yemek.

aş- (aaş-): Aşmak, geçmek.

aşa (aaşa): Aşırı derecede, pek, çok.

aşak (aşaak): 1.Alt, aşağı.  2.Al­çak.

aşğa­zan (aşğaa­zan):  Mide.

aşık (aaşık): Sevdalı, âşık.

at (aat): Ad, isim, nam.

at: At, beygir.

at-: 1.Atmak. 2.Atmak, ateş etmek, vur­mak. 3.Sermek (sofra vb.).  4.At­mak, fırlatmak. 5.Atmak, a­ğar­mak (tan). 6.Çalmak (ıs­lık).

ata:  1.Baba.  2.Ata.

ataş (aataş): Ateş.

atbakar: Seyis, at bakıcısı.

at dak- (aat dak-): 1.Lâ­kap tak­mak. 2.Ad koymak, ad ver­mek, ad­lan­dır­mak. 3.Uy­gun gör­­me­mek.

atıl-: Atılmak.

atır: 1.Güzel koku, ıtır. 2.Parfüm, esans.

atır-: (Tan yerinin/günün ağarması­nı) beklemek, sabahı etmek, sa­bah­la­mak.

atız: Dışı çitlerle çevrili toprak par­çası, ko­ru, parsel, arsa, tarla.

atlan-: 1.Atlanmak, ata binmek, ata bi­nip gitmek. 2.Bir yere git­mek için yola düşmek, yola ko­yul­mak. 

atlandırıl- (aatlandırıl-): Adlandı­rıl­­mak, ad verilmek.

atlı (aatlı): 1.Adlı, isimli. 2.Meşhur, ün­lü, şanlı, tanınmış.

atlı: 1.Atlı. 2.Atlı asker, süvari.

at­lı-abraylı (aat­lı-aabraylı): Anlı şan­lı.

av (aav): Av.

ava- (aava-): Acımak, acı vermek, ağ­rı­mak.

avat- (aavat-): Acıtmak, ağrıtmak.

avçı (aavçı): Avcı.

avı (aavı): Zehir, ağı.

avla- (aavla-): 1.Avlamak. 2.İzle­mek, izi­­ne düşmek.

av­tomat: 1.Otomat. 2.Otomatik ma­ki­ne.

ay (aay): 1.Ay (gök yüzündeki). 2.Ay; yılın on iki  a­yın­dan her biri.

ay: Ay, ah, vay, vah, heyhat, yazık!

aya (aaya): Aya, avuç içi.

ayak: Ayak.

ayak çek-: Durmak, duraklamak.

ayal (ayaal): 1.Kadın. 2.Hanım, ka­rı, zev­­ce.

ayal-gız (ayaal-gıız): Kadın ve kız.

ayan (ayaan): 1.Açık, belli, ma­lûm, aşi­­­­kâr.  2.Açıkça, apa­çık.

             a. bol-: Malûm olmak, bilin­mek, be­­lirmek, ortaya çık­mak. 

             a. et-: Belirtmek, bildirmek,  a­çık­lamak, ortaya çıkarmak.

             a. eyle-: Belirtmek, bildir­mek, açıklamak, ortaya çıkar­mak.         

ayat (aayat): Ayet.

ayaz: Ayaz, soğuk.

aydıcı: Söyleyen, söyleyici.

aydıl-: Söylenmek, konuşulmak, bah­­­­­se­dilmek.

aydım: Şarkı, türkü.

aydım ayt-: Şarkı söylemek, türkü söy­le­mek/çağırmak.

aydımçı: Türkücü, şarkıcı, ses sa­natçısı.

aydım-saz (aydım-saaz): Saz ve söz, sazla birlikte söylenen şiir.

aydıñ (aaydıñ): 1.Aydın, aydınlık.  2.A­çık, belli, anlaşılır.

ayğıtlı: 1.Aydınlatıcı, parlak, ay­dın­lık. 2.Kesin. 3.Kararlı.

ayılğanç: 1.Korkulu, dehşetli.  2.İğ­­renç.                                             

ayıp: Ayıp, kusur, yüz karası, suç, ka­­ba­hat, günah.

ayır-: Ayırmak.

ayla-: 1.Dönmek, dolaşmak.  2.Çe­­vir­mek, döndürmek.

aylan-: Dönmek, dolanmak, dolaş­mak, ge­zinmek.

aylap (aaylaap): ... aydır, ... aydan be­ri.

aylav: 1.At yarışı yapılan meydan,   a­lan. 2.Kıvrım, eğri.

ayna (aayna): 1.Cam. 2.Ayna.  3.Pen­­­­­­cere.

ayna-: 1.Naz etmek, nazlanmak.  2.Kap­ris yapmak.

aynadıl-: Naz edilmek, nazlanılmak.

ayra: Ayrı.

ayra düş-: Ayrılmak, ayrı düşmek.

ayralık: Ayrılık, hasret.

ayratınlık (ayratıınlık): Özellik.

ayrıl-: Ayrılmak.

ayt-: 1.Söylemek, demek. 2.Anlat­mak. 3.Söylemek (şarkı, tür­kü).

ayt bayra­m: Bayram.

aytım (aaytım): Belli büyüklükteki yer, meydan, alan.

aytıs -Kazakça-: Atışma (şairler a­ra­sın­da).

ayyar (ayyaar): 1.Aldatıcı, hilekâr. 2.Yağ­macı, harami. 3.Serseri.

az (aaz): 1.Az. 2.Eksik.

az- (aaz-): Azmak, ahlâkı bozul­mak, baş­tan çıkmak.

azacık (aazacık): Azıcık, biraz, bi­raz­cık.

azal- (aazal-): Azalmak, eksilmek.

azap (azaap): 1.Azap, işkence. 2.Is­tı­rap, e­zi­yet, sıkıntı.

azar (azaar): Ağrı, sızı, sancı.

azaş- (aazaş-): Yolunu kaybetmek, şa­şırmak, yoldan çıkmak.

azat (azaat): Hür, serbest, bağım­sız.

             a. et-: Azat etmek, salıver­mek, ser­best bırakmak.

             a. eyle-: Azat etmek, salı­ver­mek, serbest bırakmak.

azatlık (azaatlık): Hürriyet, özgür­lük, ser­­bestlik.

azda-kände (aazda-käände): Az çok.

az-hor (aaz-hoor): Az buçuk.

azı:Azı, azı diş.

azık (aazık): Azık, yiyecek.

Aziya: Asya.

azlık (aazlık): Azlık.

az-ov­lak (aaz-ov­lak): Az buçuk, bi­raz.

 

-Ä-

 

äber-: 1.Bir şeyi alıp birisine ver­mek.  2.Bir şeyi birisi için sa­tın al­mak.

ädik (äädik): Çizme, edik.

ädim (äädim): Adım.

ädim ät- (äädim äät-): Adım at­mak, yü­rümek, hareket et­mek.

äheñ: 1.Melodi. 2.Uyum. 3.Ton (ko­­nuş­ma).

ähli: Bütün, hep.

ähmiyetli: Önemli, ehemmiyetli.

äkel-: Getirmek.

äkit-: Götürmek.

älem (äälem): 1.Cihan, âlem, dün­ya. 2.E­­lâ­lem, herkes. 3.Her yer, her ta­­raf.

älemğoşar (äälemğoşar): Gök ku­şa­ğı.

äpet (ääpet): Muazzam, koskoca­man, muh­­te­şem.

är (äär):  1.Mert, yiğit, er.  2.Eş, ko­ca.

ät- (äät-): Adımlamak, adım atmak, yü­rü­mek.

ät gal- (äät gaal-): Ümidi boşa çık­mak.

ätiyaç (äätiyaaç): Korku, kuşku.

             ä. et-: Korkmak, çekinmek.

ätle- (äätle-): Adımlamak, adım at­mak, yü­rümek.

äynek (ääynek): Gözlük.

 

-B-

 

baba (baaba): Dede, annenin ba­bası.

babatda (baabatda): Hakkında, ko­nu­da, konu­sunda.

bada (baada):  1.Önce, önceleri, ev­ve­lâ, başlangıçta.  2.An, kısa za­man.  3.Hemen, derhal, bir­den.

bada-bat (baada-baat): Hemen, der­­hal, bir­den.

badak sal-: Çelmek, çelmelemek, en­gel ol­mak.

badaş- (baadaş-): Birbirine çok bağlı ol­mak, yakınlık duymak, yak­laş­mak, yakın durmak, içli dışlı ol­mak, bağdaşmak.

bağ (baağ): Bağ, bahçe.

bağana: Kuzu postu, kuzu derisi.

bağban (baağbaan): 1.Bah­­­çe sa­hibi. 2.Bah­çıvan.

bağır: 1.Bağır, göğüs. 2.Kara­ciğer.

bağışla-: Affetmek, bağışlamak.

bağla- (baağla-): Bağlamak, dü­ğüm­le­mek.

bağlan- (baağlan-): 1.Bağlanmak. 2.Ki­­­­lit­lenmek. 3.Ka­panmak. 4.Ka­­­pa­tılmak.

bağlanışıklı (baağlanışıklı): Bağlı, a­lâkalı, ilgili, ilişkili.

bağlı (baağlı): 1.Bağlı, gerçekleş­me­si bir şartı gerektiren.  2.Bağlı, bağ­lan­mış.

bağşı: Ozan, halk şairi, saz şairi.

bağt: Baht, saadet.                                                                                                                         

bağtıyar (bağtıyaar): Bahtiyar, ta­lihli, baht­lı.

baha: 1.Fiyat, değer, kıymet.  2.Not.

bahar: Bahar, ilkbahar.

Bahrı Hazar: Hazar Denizi.

bak-: 1.Bakmak. 2.Görmek. 3.Güt­­mek.

bakan (bakaan): -a/-e doğru.

bakca: Bahçe.

bakı (baakı): 1.İlelebet, ebediyen,   e­bedî.  2.Ölümsüz.

bakıl-: 1.Bakılmak. 2.Beslenmek, ye­­­tiş­ti­rilmek.

bakış-: 1.Bakışmak. 2.Bakmakta, bes­­­le­mek­te yardımlaşmak.

bal: Bal.

bala (baala): Çocuk, yavru.                            

balak: Pantolon.

baldak: Bitki sapı, ot gövdesi.

balık (baalık): Balık.

balkılda-: Işıldamak, parlamak, pa­rıl pa­rıl parlamak.

bap (baap): Bölüm.

bar (baar): 1.Bütün, hep, tama­men.  2.Var, var olan, mev­cut.

bar-: Varmak, gitmek.

bara­bar:­ 1.Beraber, birlikte. 2.Eşit.

barada (baarada): Hakkında, ko­nu­­da, ko­nusunda, dair, üzeri­ne.

barasında (baarasında): bk. ba­ra­da.

barça: Bütün.

barha: 1.Bütün, hep. 2.Gittikçe.    3.İ­­­yice, büs­bütün.

barı (baarı): 1.Hepsi, bütünü. 2.Her­­­­kes. 3.Hep.

barış: Gitme, gidiş, seyir.

bark ur-: 1.Parıldamak. 2.Güzel ve ke­sif koku yaymak.

barlık (baarlık): Varlık, var oluş, mev­cu­diyet.

barmak: Parmak.

bas-: 1.Basmak. 2.Ezmek. 3.Kap­la­mak. 4.Zorlamak. 5.Ağırlık ver­­­­­­mek, üs­tüne çökmek. 6.Üs­­­­tün çıkmak, bo­yun eğ­dir­­mek, yıkmak, yen­mek. 7.Hapse at­mak. 8.Bas­­­kın gel­­mek. 9.Ba­­tırmak (suya). 10.Yu­varlamak (ke­çe).

basğançak: Basamak.

bas­ğıla-: 1.Çiğnemek, basarak dü­zelt­mek. 2.Yoğurmak, kar­mak.

basıl-: Üstüne ağırlık düşmek, bu­nal­mak.

basım: 1.Çabuk, hızlı, tez.  2.He­­men, der­hal, süratle.

baş:  1.Baş, kafa.  2.Doruk, dağ ba­şı.  3.Başak.  4.Başkan, ön­der, ile-ri ge­len.

             b. bol-: Başını çekmek, öne düş­mek, önderlik etmek, yol gös­­ter­mek.

başa bar-: 1.Yoluna/düzene gir­mek, dü­zelmek, normale dön­mek. 2.Ger­çekleşmek. 3.So­­­­na er­mek, bit­­mek.

başar-: Yapabilmek, becermek, ba­şar­mak, muktedir olmak.

başart-: 1.Başartmak, becertmek, ba­şa­rı­ya erdirmek. 2.Başarıy­la so­nuç­­lan­dır­mak.

başdan: Önce, önceleri, baştan.

baş eğ-: Başını eğmek, selâm ver­mek, se­lâmlamak.

başğa: Başka, diğer, gayri, öbür, öteki, sa­ir.

başkı: İlk, başlangıçtaki.

başla-: 1.Bir işe başlamak, girişmek. 2.Baş­lamak (yardımcı fiil). 3.Aç­­­mak.

başlan-: 1.Başlanmak. 2.Meydana gel­mek, ortaya çıkmak, türe­mek.  3.Gel­­­­me­ye/inmeye baş­la­­mak.

başlı-barat (başlı-baraat): Dü­zensiz, dağınık, karışık, kar­ma­k­arışık.

başlık:  1.Amir.  2.Başkan, reis.

bat (baat):  1.Bir işi yapmak için sar­f e­di­len güç; katedilen hız, sürat.  2.Heybet.

bat-: Batmak.

bat al- (baat al-): 1.Hız almak.  2.Güç­­len­mek.

batır (baatır): Cesur, mert, yiğit, gözü pek, pervasız.

batır-: Batırmak.

batırlık (baatırlık): Mertlik, yiğit­lik.

batlan- (baatlan-): 1.Hızlanmak, hız al­mak.  2.Güçlenmek.

batlı (baatlı): Şiddetli, güçlü, kuv­vetli, baskın.

bay (baay): Zengin, varlıklı.

bayar: Bey, ağa.

baydak: Bayrak, sancak, flâma.

bayğuş (baayğuş): Baykuş.

bayır: Bayır, tepe, sırt, yokuş.

baylaşdır- (baaylaşdır-): 1.Zengin­leş­tir­mek. 2.İlerletmek, geliş­tir­mek.

baylık (baaylık): Zenginlik.

bayrak: 1.Ödül, mükâfat. 2.Gani­met.

bayram: Bayram, şölen.

             b. et-: Bayram etmek, bayra­mı kut­­lamak.

bazar (baazar): Pazar, çarşı.

bäbek (bääbek): Bebek, süt emen ço­cuk.

bäğül (bääğül): Gül.

bähbit (bähbiit): 1.Fayda. 2.Men­fa­­at, çı­kar. 3.Kâr, ka­zanç.

bähre al-: Tad/zevk almak, keyif­len­mek, hoşlanmak.

bälçire- (bäälçire-): Şaka yapmak.

bäri (bääri): 1.Beri. 2.-dan/-den be­­ri.

bärik (bääriik): Beriye.

bäş (bääş): Beş.

bäşatar (bääşatar): Tüfek.

bäşinci (bääşinci): Beşinci.

be: Şaşırmayı ifade eden ünlem; vay!

becer-:  1.Tarlayı sürüp bir şeyler    e­ke­cek hâle getirmek.  2.Tamir et­mek, yamamak. 3.Hastalığı iyi­leş­tir­mek, tedavi etmek.

bedasıl: Kötü kalpli, kötü, fena.

beden: Beden, vücut.

bedev: Küheylân; soylu at, Arap atı.

beğ: Bey.

beğen-: Sevinmek.

beğenç: Sevinç.

beğendir-: Sevindirmek, memnun et­mek.

bela (belaa): Belâ, dert.

belent: 1.Yüksek, yüce, üstün.  2.Deb­­de­­beli, görkemli, göste­riş­li, şa­şa­alı. 3.Yük­­­sek, sert (ses).

belet: Birini, bir yeri veya herhangi bir şe­yi iyi bilen, tanıyan       a­dam; aşi­na, bilgili, uyanık.

belki: 1.Belki.  2.Gâliba, herhalde, muh­te­melen.

belle-:  1.Kaydetmek.  2.Belirlemek.

bellenil-: 1.İşaret konulmak, işaret­len­mek. 2.Belirlenmek.

belli: 1.Belli. 2.Tanınmış, bilinen, ta­­nı­nan.      

bende: Kul, köle, bende.

bent:  1.Set, bent.  2.Kıta (şiir).

ber-: Vermek.

bercay (bercaay):

             b. bol-: Gerçekleşmek, uy­gu­lan­mak, yapılmak.

             b. et-: Yerine getirmek, icra etmek, uygulamak, yapmak.

bereket: Bereket.

bereketli: 1.Bol, bereketli, zengin.  2.Pro­teinli, besleyici (yiye­cek).

berği: Borç.

beri: Hiç olmazsa, bari.

beril-: 1.Verilmek. 2.Satılmak. 3.Ba­­­­­­­ğış­­lan­­mak. 4.(Gönül) ve­ril­­mek.

berim: Rüşvet.

berk: Sağlam, dayanıklı, metin.

berkit-: 1.Pekiştirmek. 2.Güçlen­dir­­mek, kuvvetlendirmek, sağ­lam­laştırmak.

bes: Kâfi, yeter.

             b. et-: Bırakmak, kesmek, dur­­­­dur­­mak.

besle-:  1.Bezemek, süslemek, gi­yin­­dir­mek. 2.Yetiştirmek, bak­­­mak.

beslen-: 1.Süslenmek, bezenmek.  2.Ko­yul­mak (yola). 3.Yetiş­ti­ril­­mek, ba­kılmak.

beşer: İnsan, insanoğlu.

beter:  1.Beter, daha kötü.  2.Çok, pek.

betniyet: Kasıt, kötü niyet.

beyan (beyaan): Beyan, ifade, açık­la­ma.

             b. et-: Beyan etmek, ifade et­mek, açıklamak.

beyğel-:  1.Yavaş yavaş yükselmek, git­tik­çe büyümek.  2.Gittikçe güç­lenmek.

beyhuş (beyhuuş): Kendinden ge­çen, şu­urunu kaybeden, bayı­lan.

beyik:  1.Büyük.  2.Yüksek.

beyle: Böyle.

beyleki: Başka, öteki, diğer.

beyni: Beyin.

beyt-: Yapmak, etmek, kılmak.

bez-: Bezmek, bıkmak.

bezbeltek: Küçük toy kuşu, toy.

beze-: Bezemek, süslemek.

bezeğ: 1.Süs, süs eşyası, ziynet. 2.Na­kış, motif, resim.

bezeğ ber-: 1.Süslemek, bezemek.  2.Do­­natmak.

bezemen: Şık, zarif.

bezzat (bezzaat): Yaramaz, afacan.

bicay-I (biicaay): 1.Yersiz, isabet­siz, ya­kışıksız. 2.Rahat­sız edi­ci, hu­zur bozucu.

bicay-II (biicaay): Çok.

bice (biice): 1.Hisse, pay, nasip.  2.Kur'a. 3.Talih, kader, baht, şans.

biçak (biiçak): Çok, gayet çok, had­din­den fazla, aşırı dercede.

biçäre (biiçääre): Çaresiz, zavallı, bed­baht.

biderek (biiderek): Boşuna, nafile, lü­zum­suz, gereksiz, fuzulî,     ı­vır zıvır.

bidon: Bidon.

bihabar (biihabar): Bilgisiz, vu­kûf­suz, malûmatsız.

bil (biil): Bel.

bil-: Bilmek, anlamak.

bilbil: Bülbül.

bildir-: 1.Bildirmek. 2.Haber ver­mek. 3.Belli etmek.

bile: 1.İle. 2.Birlikte, beraber, bir a­ra­­da.

bilek: Bilek.

bi­le­lik: Beraberlik, birliktelik.

bilen: İle.

bilim: 1.Tahsil, öğrenim. 2.İlim, bi­lim.

bilimli: Tahsilli.

bimanı (biimaanı): 1.Anlamsız, yer­­­­­siz. 2.An­lamsızca.

bina (binaa): Bina, apartman.

             b. edil-: Bina edilmek, yapıl­mak, meydana getirilmek.

             b. et-: Bina etmek, yapmak, mey­­dana getirmek.

binyat (binyaat): Esas, temel.

bir: 1.Bir, tek. 2.Yalnız, tek. 3.Bir de­fa/kere. 4.Aynı, bir.

biraz (biraaz): Biraz, birkaç.

birbada (birbaada): 1.Birden, bir an­da. 2.Ön­­ce.

birbiri (biirbiiri): Birbiri.

birce: Biricik.

birce gezek: Bir defacık, bir kere­cik.

birçak: Çoktan, çoktan beri.

birden: 1.Birden, birdenbire, an­sı­zın, ani­­den.  2.Hep bera­ber.

birdenbiire: Birden, birdenbire.

bir dövüm: Bir dilim, bir lokma.

birekbirek (biirekbiirek): Birbiri.

birentek: 1.Bazı. 2.Bazen. 3.Birçok.

bireyyäm (bireyyääm): Çoktan, çok­­tan be­ri.

birhili (birhiili): 1.Benzer, aynı, e­şit, bir.  2.Tu­­haf, acayip, ga­rip. 3.Bir bakıma.

biri (biiri): Biri, birisi.

biribar (biiribaar): Allah, Hüda.

biribiri (biiribiiri): bk. birbiri.

birinci: Birinci, ilk.

birinciden: 1.Bi­rinci olarak. 2.Her şey­den önce.

birleş-: Birleşmek, bağlanmak.

bir­lik-I: 1.Birlik, beraberlik. 2.Da­ya­nış­ma.

bir­lik-II: Birim.

birnäçe (birnääçe): 1.Birkaç. 2.Ba­zı.

birneme: Biraz, azıcık, birazcık, bir par­ça.

bir öz (bir ööz): Yalnız kendi.

birsalım: Bir an.

bir topar: Bir yığın, bir grup, bir küme, bir kısım.

birvağt: 1.Bir zaman(lar), vaktiyle, es­kiden. 2.Çoktan.

bir zaman (bir zamaan): Bir za­man, vak­tiyle.

biş-: 1.Pişmek. 2.Yanmak. 3.Olgun­laş­mak (meyve).

bişir-: Pişirmek.

bi­şi­ril-: Pişirilmek.

bit-: 1.Bitmek, tamamlanmak. 2.Bit­­­mek, yetişmek.

bitir-: 1.Bitirmek, tamamlamak. 2.Bitir­mek, tü­ketmek, so­na er­dir­mek. 3.Ye­rine getirmek, yap­mak, so­nuç­landır­mak.

bitiş-: Bitişmek.

bivepa (biivepaa): Vefasız, sözünde dur­mayan, sözünü tutmayan.

biyz: Bez, kumaş.

biz: Biz.

boğ-: 1.Boğmak, soluğunu kesmek. 2.Boğmak, bağlamak. 3.Sar­mak, sararak bağlamak.

boğaz: Boğaz.

boğun: 1.Eklem, mafsal. 2.Boğum (ka­mış vb. bitkilerde).

bolçulık: Bolluk.

bolmasa: 1.Olmazsa, olmasa.  2.Hiç ol­maz­sa. 3.Ak­si hâlde.

bolsa: İse.

bolsa da (bolsa daa): Gerçi.

bolsadı ek-: Olmayacak şeyleri dü­şün­mek, fantastik şeyleri ha­yal et­mek.

bolşevik: Bolşevik; Rusya'da yir­min­ci yüz­­yıl başlarında doğan ve Le­nin tarafından genişleti­len devrim­ci hareket yanlısı.

boluş: 1.Davranış, gidiş, vaziyet.  2.O­luş.

borcak (boorcak): Bir tür bitki.

borcom: (Sağlığa faydalı) mineral suyu, maden suyu.

borç (boorç): 1.Borç. 2.Görev, ö­dev.  3.Ve­­ri­len söz, vaad.

borçlı (boorçlı): 1.Borçlu. 2.Borçlu, min­nettar.

bos-: 1.Koşuşmak, hep birlikte koş­mak. 2.Uçmak. 3.Dökülmek. 4.Git­­mek, yürümek, yol al­mak.

bossan (bossaan): Bostan, sebze bah­­çe­si.

boş: Boş, boşuna, nafile.

boşa-: 1.Boşalmak. 2.İşi bitirip serbest kal­mak. 3.Boşanmak (hay­­van).

boy:  1.Boy.  2.Kenar, kıyı.

boy al-: Uzayabileceği kadar uza­mak, ge­nişleyebileceği kadar genişle­mek, boy almak.

boy boyla-: Destan söylemek, hi­kâ­ye an­latmak.

boyun: 1.Boyun. 2.Bağlı, boyun      e­ğen.  3.Ra­zı, razı olan.

             b. bol-: Boyun eğmek, uy­mak, tes­­lim olmak.

boyun al-: 1.İtiraf etmek, ikrar et­mek, ka­bullenmek. 2.Bir işi yap­maya söz vermek, bir işi   ü­zerine al­mak.

boyun bur-: 1.Birinden bir şey iste­mek, bo­yun bükmek. 2.Boyun eğmek.

bo­yun­ça: 1.-a/-e göre, uyarınca. 2.Ko­nu­sunda, alanında.

boz: 1.Boz, kül rengi, kır, gri. 2.İş­len­me­miş, sürülmemiş (top­rak).

boz-: 1.Bozmak. 2.Silmek. 3.Zarar ver­mek.  4.Feshetmek.

bök-: Atlamak, zıplamak, hop­la­mak, sek­mek, sıçramak.

böl- (bööl-): Bölmek.

bölek (böölek): 1.Parça, cüz. 2.Böl­ge. 3.Bö­lük.

bölün- (böölün-): Bölünmek, kırıl­mak, ayrıl­mak.

böri (bööri): Kurt (yırtıcı hayvan).

bövet: 1.Bent, set. 2.Engel.

bövet bas-: Böğemek, bent çekmek, set çekmek, engel olmak.

bövür: Böğür, yan.

bövüs-: 1.Yarmak, yırtmak, del­mek.  2.Yık­mak.

brigadir: Ekip başı.

bu (buu): Bu.

buğday: Buğday.

bukca:  1.Bohça.  2.Zarf (mektup     i­çin).

bukul-: 1.Gizlenmek, saklanmak. 2.Pu­­­­­su kurmak.

bula-: 1.Sallamak (el). 2.Yayıl­mak, uzan­mak.

bulak: Kaynak, pınar.

bulaş-: 1.Bulanmak (hava). 2.Birbi­ri­ne ka­rışmak.  3.Bulaşmak.

buldozer: Buldozer.

buldura-: Parlamak.

bulut: Bulut.

bur-: 1.Bükmek, eğmek. 2.Çevir­mek.  3.Kıvırmak.

burcı: Kırağı.

burç-I: Köşe.

burç-II: Biber.

burçlı: 1.Köşeli. 2.Burçlu. 3.Açılı.

burka: Kepenek.

burul-: Kıvrılmak, bükülmek.    

burum-burum: Kıvrım kıvrım.

buşla- (buuşla-): Müjdelemek, muş­tu­lamak.

buşluk (buuşluk): Müjde.

bu yer (buu yer): Bura.

buyra: Kıvırcık.

buyruk: Emir, buyruk.

buysan-: 1.Sevinmek. 2.Gurur duy­mak, if­tihar etmek, övün­mek.

buysanç: 1.Sevinç. 2.Gurur, ifti­har, ö­vünç, kıvanç.

buyur-: Emretmek, buyurmak.

buz (buuz): Buz.

büdre-:  1.(Ayağı) sürçmek, tökezle­mek. 2.Zorluklarla karşılaş­mak, güç durumda kalmak.

büre-: Bürümek, kaplamak.

büren-: Örtünmek, kapanmak.

bürencek: Baş örtüsü.

bürğüt: Kartal.

büsbütin (büsbütiin): Büsbütün, ta­ma­men, bü­tünüyle, ta­ma­mıy­la.

bütevilik (< bitevilik): Birlik, bü­tün­lük.

bütin (bütiin): Bütün.

bütinley (bütiinley): Büsbütün, ta­ma­men, bü­tünüyle, ta­ma­mıy­la.

 

-C-

 

cadı (caadı): 1.Büyü, tılsım, efsun.  2.Ca­dı.

cadıla- (caadıla-): Büyülemek.

cahan: Cihan, dünya, âlem.

cahıl (caahııl): Delikanlı.

cam (caam): Çanak, tabak, tas.

can (caan):  1.Can.  2.Sevgili, aziz.

             c. et-: 1.Özenmek. 2.Çalış­mak, ça­­balamak.

canavar:  1.Hayvan.  2.Hasta, cılız ve ölü hayvanlar için kul­la­nılan, acı­ma ifadesi taşıyan bir hi­tap.

can ber- (caan ber-): Can vermek, öl­mek.

canlan- (caanlan-): Canlanmak, di­ril­mek, hareketlenmek.

canlı (caanlı): 1.Canlı. 2.Koyun ve keçi gibi küçük baş hayvan; davar.

cañ: 1.Çan, zil. 2.Korna, klâkson.

             c. et-: Telefon etmek.

car-I: Haber, ilân.

             c. et-: Bildirmek, haber ver­mek, ilân etmek.

car-II: Sel suyunun aktığı yer, su ya­tağı.

cay (caay): 1.Bina, ev, yapı, mes­ken. 2.Yer.

cay­la- (caay­la-): 1.Yerli yerinde koy­mak, düzgün bir şekilde koymak. 2.Defnetmek, ölüyü göm­mek.

caytarış-: 1.Hep birlikte dimdik dur­­­­mak, çıkmak, fır­­lamak, ka­­barmak. 2.Hep bir­likte da­ğılmak.

cähek: 1.Elbise vb. şeylerin kenarı­na iş­lenen nakış, süs. 2.Ke­nar, kıyı, uç.

cäht: 1.Cihet, taraf, yön. 2.Sebep, ci­­het.

cebir: Azap, eziyet, sıkıntı.

cedel: 1.Münakaşa, tartışma. 2.Ba­his.

             c. et-: Bahse girmek.

cemal (cemaal): Güzel yüz, yüz.

cemende: Kımıldayan küçük hay­van­cıklar, yaratıklar.

cemğıyet: Cemiyet, toplum, top­lu­luk.

cemle-: Toplamak, bir araya ge­tir­mek.

cemlen-: Toplanmak, bir araya gel­mek.

cennet: Cennet.

ceñ: Cenk, savaş.

ceñ­ñel: Orman.

ceñ­ñellik: Ormanlık.

cepa (cepaa): Azap, cefa.

cerçi:  Esnaf.

ceren: Ceylan.

cıda düş- (cıdaa düş-): Ayrı düş­mek.

cılav: Dizgin, yular.

cın: Cin.

ciğer: Can, iç, gönül, bağır, ciğer.

ciğerbent: 1.Öz. 2.Sevgili, en çok se­vi­len.

ciği: Küçük kardeş.

coğap (coğaap): Cevap, karşılık.

cokrama: Yakıcı, kavurucu (sıcak).

co­mart (coo­maart): Cömert, eli      a­çık.

cora (coora): Arkadaş (kızlar/ka­dın­lar birbirleri için kullanır­lar).

coş (cooş): Coşma, taşma, coşku, cûş.

coş- (cooş-): 1.Coşmak, taşmak.    2.İ­ler­le­­mek, gelişmek.

coşğun (cooşğun): Coşkunluk, coş­ku.

coş ur- (cooş ur-): Coşmak, kabar­mak, kö­pürmek, kaynamak.

cotda: Biçimsiz, düzensiz, dağınık.

cöven: Mısır (yiyecek).

cövza (cövzaa): Sıcak, hararet.

cuvan (cuvaan): Genç, delikanlı.

cuvana (cuvaana): İki yaşına gel­miş to­­sun.

cübüt: Çift.

cülğe: Vadi.

cümle-cahan: 1.Bü­tün dünya. 2.Kâ­inat, evren, dün­­­­­­ya, âlem.

 

-Ç-

  

çabğa: Sağanak.

çabıra- (çaabıra-): 1.Ateş alıp sesli yan­­­mak. 2.Alev­lenmek, alev yük­­­sel­mek. 3.Ateş sıçramak, a­teş ya­yıl­mak/dağılmak.

çadır (çaadır): Çadır.

çağ (çaağ):  1.Zaman, vakit.  2.Çağ, de­vir.  3.İyi, hoş, zevkli.

çağa (çaağa): Çocuk, evlât, yavru.

çağa­cık (çaağa­cık): ­Yavrucuk, yav­ru­cak.

ça­ğa­lık (çaağa­lık): Çocukluk.

çağır- (çaağır-): 1.Çağırmak, gel­me­si için seslenmek. 2.Çağır­mak, da­vet etmek.

çağırt- (çaağırt-): Ça­­­ğırt­mak, da­vet et­tir­mek.

çak: 1.Ölçü, miktar. 2.Zan. 3.Tah­min. 4.Dü­şünce. 5.Zaman, va­kit. 6.De­mek, belki, meğer, ih­timal. 7.Ka­rar. 8.Niyet.      

             ç. et-: Tahmin etmek.

çak-: Sokmak, iğnesini batırmak,     ı­sır­mak.

çakılık (çaakılık): 1.Çağrı, davetiye. 2.Cüm­­büş.

çakla-: Sanmak, zannetmek, dü­şün­mek.

çaknış-: 1.Kavga etmek, dövüş­mek.  2.Ça­­­tışmak, vuruşmak.

çal-I (çaal): 1.Kır, kül rengi, boz, gri.  2.Ak saçlı, yaşlı, ihtiyar.

çal-II (çaal): Ayran.

çal-: 1.Çalmak (müzik aleti). 2.Sür­­­mek, çalmak.  3.Çalmak, vur­mak.

çala: 1.Biraz, hafif. 2.Hafiften. 3.Zor­­­la, güç­lükle. 4.Yavaş, a­ğır. 5.Ya­vaş­ça, hafifçe. 6.Al­çak.      

çalar-(çaalar-): Ağarmak, kırlaşmak, ak/kır düşmek.

çalık-: Kurumak, suyu çekilmek.

çalın-: Çalınmak (müzik aleti).

çalış-: 1.Trampa etmek, değiş­mek. 2.De­ğişmek, başka­laş­mak. 3.Ç­a­­­­­­­lış­­mak, çabala­mak.

çanak (çaanak):  1.Tahta çanak, ta­bak.  2.Tas.

çañ: Toz, tozlu duman.

çaña-: Tozu dumana katmak.

çañlı: Tozlu, dumanlı.

çap- I: 1.Koşmak. 2.Koşturmak.

çap- II: 1.Kesmek, doğramak. 2.Yağ­­ma et­mek, talan etmek, soy-mak.

çapar: 1.Ulak, kurye, haberci.  2.Müj­­de­ci. 3.Uydu.

çarık: Çarık.

çarlak: Martı.

çarp-: El çırpmak.

çarva: Göçebe, göçeri, konar göçer.

çarvaçılık: Göçebelik, konar göçer­lik.

çaslı: Coşkun.

çatma: Üzeri dal ve hasırla örtülmüş ku­lübe, çardak vb.

çavuş: Bekçi, hizmetkâr.

çavuş çak-: Fısıldamak.

çay-I (çaay): Çay, dere.

çay-II (çaay): Çay (içilen).

çayıl- (çaayıl-): 1.Örtünmek, bü­rün­mek. 2.Örtülmek. 3.Kap­lan­mak, üze­rine sürülmek.

çayır: Çayır.

çaykan-: 1.Yalpalamak. 2.Çal­kan­­mak, çal­kalanmak.

çaylaş- (çaaylaş-): Beraber/birlikte çay iç­mek.

çäğe (çääğe): Kum.

çäk (çääk): 1.Elbisenin eteğine veya ya­ka­sına konan parça. 2.Sı­nır.

çäk­len­- (çääk­len­-): 1.Yapılan işte belli bir aşamaya gelmek. 2.Ra­­zı ol­mak, yetinmek.

çäre (çääre): 1.Tedbir, önlem. 2.Ça­­­re.

çäynek (çääynek): Çaydanlık, dem­lik.

çek-: 1.Çekmek, asılmak. 2.Çek­mek, ta­şımak.

çekiç: Çekiç.

çekil-:  1.Çekilmek.  2.Asılmak.

çekin-: Çekinmek.

çekiş:  1.(Sigara) içiş.  2.Çekme, çe­kiş.

çekiş-: Kavga etmek, dövüşmek; sa­vaş­mak.

çemelen-: Hazırlanmak.

çemen:  1.Buket.  2.Çimen.

çen: 1.Tasavvur, tahmin, zan. 2.Hu­­dut, sı­nır.

çene-: 1.Nişan almak. 2.Denemek, sı­namak.

çenli: Kadar, değin, dek.

çensiz: 1.Ölçüsüz, sınırsız, sonsuz.  2.Pek, çok.

çensiz-çäksiz (çensiz-çääksiz): Sı­nır­sız, öl­çüsüz.

çep:  1.Sol.  2.Dost değil, düşman.

çeper: 1.Mahir, usta, maharetli, ha­ma­rat. 2.Sanat değeri olan,    e­de­bî.

çerkez: Çölde yetişen bir bitki.

çertek: Çardak.

çeşme: 1.Çeşme, kaynak, memba, pı­nar.  2.Yatak (petrol vb.).

çet: 1.Uç, kenar, ücra, kuytu. 2.U­zak.  3.Taraf, yan.

çetin: Çetin.

çeyne-: Çiğnemek.

çıda-: Sabretmek, katlanmak, da­yan­­mak, tahammül etmek.

çıdam: Tahammül, sabır.

çığ (çıığ): 1.Çiy, nem. 2.Ter. 3.Yağ­mur.

çığır: Sınır, hudut.

çık-: Çıkmak.

çıkalğa: Çıkış yolu, çare.

çıkar-: Çıkarmak.

çıkardıl-: Çıkartılmak.

çıkıl-: Çıkılmak.

çın: Hakikat, gerçek, doğru.

çınar (çınaar): Çınar.

çıplak: Soğuk havada ince giyinen.

çıra: Lâmba, kandil, ışık.

çırpınış-: Birlikte çırpınmak.

çiğillem (< çiğildem): Lâle.

çiğin: Omuz.

çiğit: Çekirdek, tohum.

çiğre-: Serinlemek, soğumaya başla­mak.

çiğrek: 1.Serinlik. 2.Soğuk algınlığı.

çil (çiil): Sınır çizgisi, duvar.

çilik: Ucu eğri sopayla yuvarlak ke­miğe vurularak oynanan oyun.

çilim:  1.Tütün.  2.Sigara.

çilim çek-: Sigara içmek.

çiñeril-: Dikkatle bakılmak, dik dik ba­kıl­mak.

çiş (çiiş): Sim, gümüş tel.

çlen: Üye, aza.

çoğ-: 1.Kaynamak, kaynayıp taş­mak. 2.Coş­mak.

çok-: Gagalamak, gagasıyla vur­mak.

çola: Issız, kuytu, tenha, ücra.

çoluk: Çoban yardımcısı, çoban ya­mağı, küçük çoban.

çopan: Çoban, sığırtmaç.

çoyun- (çooyun-): Isınmak.

çoz-: Atılmak, fırlamak, sıçramak, sal­dırmak.

çök-: Çökmek.

çöket: Engin, alçak, çukur.

çöl: Çöl, sahra.

çöllük: Çöl yer, çöllük.

çölüstan (çölüstaan): Çöl yer, çöl­lük.

çöññe: Fersiz/bulanık gören (göz).

çöññelik: Fersizlik, bulanıklık (göz hak­kında).

çöp: 1.Çöp. 2.Ot, bitki.

çöple-: Toplamak, bir araya getir­mek.

çörek: Ekmek.

çöş-: Çözmek.

çövür-: Çevirmek, altını üstüne ge­tir­mek, ters yüz etmek.

çöz-: Çözmek.

çukur: Çukur.

çuñ: Derin.

çünki: Çünkü.

çüñk: 1.Gaga. 2.Yol ve benzeri şey­le­rin kavuştuğu yer, kö­şe.

çüyret-: Çürütmek.

çüyşe:  1.Cam.  2.Şişe.

 

-D-

               

da (daa): Dahi, da.

daban (daaban): Taban.

dabaralı: 1.Görkemli, şatafatlı, deb­debeli. 2.Önemli.

dağ-I (daağ): Dağ.

dağ-II (daağ): Yara.

dağdan: Dağlarda yetişen büyük bir ağaç olan "dağdan"dan, gü­müş ve ben­zeri şeylerden ya­pı­lan; kadın­la­rın boyunları­na taktıkları ziynet eşyası; kolye.

dağı: 1.Daha, başka, başkası. 2.Da­hi, bile.  3.Dahi, da, de.

dağla-(daağla-): Damga vurmak, dam­galamak, markalamak, dağ­­­lamak.

dağlı (daağlı): Yaralı.

dahıl: 1.İlgi, alâka. 2.Karışma, mü­da­ha­le. 3.Katkı.

dak-:  1.Takmak, iliştirmek.  2.(Ad) ver­mek.

dakın-: Takınmak; bir şeyi üzerine tak­mak, iliştirmek.

dala- (daala-): 1.Dövmek, dayak at­­mak, atışmak, dalamak.     2.A­­zarla­mak, paylamak, verip ve­riştirmek.

dalaş (daalaş): 1.Tartışma, müna­ka­şa, çe­kiş­me, atışma. 2.Dö­ğüş, kav­ga, dalaş.

             d. et-: Çekişmek, dövüşmek, kav­­ga etmek.

dam-: Damlamak.

damar: Damar.

damca: Damla.

dana (daana): 1.Bilgi sahibi, o­ku­muş, bil­gili. 2.Bilge.

dañ: Tan yeri, tan, şafak.

dañ-: Bağlamak, düğümlemek.

dañ at-: Tanyeri ağarmak, şafak sök­mek.

dar-I (daar): Dar.

dar-II (daar): Dar ağacı.

dara- (daara-): Atılmak, saldır­mak, hü­cum etmek.

dara-: Taramak.

darağt: Ağaç.

darak: Tarak.

daran-: Taranmak.

darayı (daraayı): Sık dokunmuş, kı­zıl ve yeşil renkli ince ipek kumaş.

darğa-: Dağılmak, yayılmak.

darık- (daarık-): Sıkıntı duymak, bu­nal­mak, kederlenmek.

dart-: Çekmek, germek.

daş (daaş): Taş.

daş-I: 1.Dış, dışarı, etraf, çevre.  2.Dış, dış görünüş, kılık kı­yafet.

daş-II: 1.Uzak. 2.Ayrı.

daşa-: Taşımak, götürmek.

daşlaş-: Uzaklaşmak.

daş-töverek: Etraf, çevre, civar, or­talık.

dat- (daat-): Tatmak.

dat-I (daat): Bağırma, feryat, çığ­lık, im­dat.

dat-II (daat): Tat, lezzet.

datlı (daatlı): 1.Tat­lı, hoş. 2.Tatlı, lez­zet­li.

dayan-: 1.Dayanmak, yaslanmak.  2.(Ü­mit) bağlamak.

dayav:  1.Dayanıklı, metin, sağlam.  2.Cüs­seli, iri vücutlu, baba­yi­ğit.

dayhaan: Çiftçi, rençber.

dayım (daayım): Daima, her za­man, sü­rek­li.

dayza: Teyze.

däde (dääde): Baba.

däl (dääl): 1.Değil. 2.Hayır, yok.

däli (dääli): Deli, divane.

däli-por­han (dääli-por­haan): Deli, ak­lı­nı yitirmiş.

däne (dääne): Tane, tahıl tanesi.

däp (dääp): Gelenek, âdet, alışkan­lık.

             d. et-: Alışkanlık hâline ge­tir­mek, âdet edinmek.

däp-dessur (dääp-dessuur): Ge­le­nek gö­­renek, âdet, anane.

däri (dääri): 1.Barut. 2.Derman, i­lâç.

de: Dahi, de.

değ-: 1.Değmek, dokunmak, el sür­mek.  2.Eş değerde olmak.

değiş-: 1.Değişmek. 2.Şakalaşmak.

değre: Çevre, etraf, civar.

değre-daş: Çevre, etraf, civar.

dek: Gibi, kadar.

del:  1.Yabancı, yad.  2.Seyrek rast­lanan, güç­lükle bulunabi­len, na­dir, kıt.

             d. bol-: Kıt olmak, az bu­lun­mak.             

delil (deliil): Delil.

delmir-: Birine acındıracak şekilde bak­mak, yalvararak bakmak.                      

dem:  1.Nefes, soluk.  2.An.

dem al-: 1.Nefes almak, soluk al­mak, so­lumak.  2.Dinlenmek.

demir: Demir.

demir yol (demir yool): Demir yo­lu.

demle-: Demlemek.

deñ: 1.Denk, aynı, aynı seviyede,    e­şit, ben­zer. 2.Denk, karşı.

deñ-duş (deñ-duuş): Yaşıt, akran.

deñe-: Bir tutmak, aynı değer­de/dü­zey­de görmek, benzetmek.

deñiz: Deniz.

deñ­lik: Denklik, eşitlik.

dep:

             d. bol-: Defolmak.

d. et-: 1.Dur­dur­mak, son vermek. 2.Ön­­­­lemek, önüne geçmek. 3.De­­fetmek, kov­mak.

dep-: Tepmek, tekmelemek.

depder: Defter.

depe: Tepe.

depo: Lokomotifler, vagonlar bulu­nan ve tamir edilen özel yer; tren atöl­yesi.

deprek: Davul.

der: Ter.

der dök-: Ter dökmek, çok ça­lış­mak, zah­met çekmek.

dere: İki dağın arasında kalan büyük çu­kur, vadi, koyak.

derece: 1.Derece. 2.Seviye, düzey.

derek-I: Kavak.

derek-II: Yer, mukâbil, karşılık.

dergah (dergaah): Huzur, kat.  

derkar (derkaar): 1.Lüzumlu, ge­rekli, ge­rek, lâ­zım. 2.Faydalı.

derle-: Terlemek.

derman (dermaan): Derman, ilâç, de­va.

derrev: 1.Derhâl, hemen. 2.Çabuk.

ders: Ders.

dert: 1.Dert, hastalık. 2.Dert, sı­kın­tı.

dervayıs (dervaayıs): Gerekli, zo­runlu, ö­nem­­li.

derveze: Kapı, avlu kapısı, giriş.

derviş: Derviş.

derya (deryaa): Irmak, nehir, çay.

dessan (dessaan): Destan.

desse: Deste, demet (çiçek, buğ­day vb.).

dessine: Hemen, derhâl.

dessur (dessuur): Gelenek, örf, â­det.

dest: 1.El. 2.Sıra, derece.

deş-: Delmek.

deyin: Gibi, kadar.

dım-: Susmak, sesini çıkarmamak, se­si­ni kesmek.

dımdırslık: 1.Sessiz sedasız. 2.Ses­siz­­lik, sükûnet.

dımış-: Hep birlikte susmak.

dın- (dıın-): Kurtulmak, kendini kur­­tar­mak.      

dınç (dıınç): 1.Tatil. 2.Sakin, rahat.

dınç al- (dıınç al-): Dinlenmek.

dırmaş-: Tırmanmak.

dırnak: 1.Tırnak. 2.Tırnak işareti.

dız (dıız): Diz.

dıza-: 1.Atılmak, yüklenmek. 2.Ça­­lış­mak, çabalamak.

didar (diidaar): Yüz, cemal, didar, gü­zel yüz.

dik: Dik.

dik-: 1.Dikmek, kaldırmak. 2.Batır­mak, saplamak.

dik dur-: Ayakta durmak, durmak, di­kil­mek.

dikel-: 1.Dikilmek, doğrulmak. 2.Ye­­­rinden kalkmak, ayağa kalk-mak, doğrulmak. 3.Orta­ya çıkmak, tü­remek.

dil:  1.Dil.  2.Esir.

dil-: Dilmek, yarmak.

dil bit-: Konuşmaya başlamak, dil­len­mek, dile gelmek.

dildar (dildaar): Sevgili, yâr, ya­vuk­lu.

dile-: Dilemek, istemek, arzu etmek.

dile düş-: Anlamak, kavramak.

dile gel-: Dile gelmek, dillenmek.

dileğ: İstek, dilek, arzu.

             d. et-: Dilemek, istemek.

dilevar (dilevaar): Hatip, konuş­ma­cı.

dilim: Dilim.

dillen-: Dillenmek, konuşmak, ko­nuş­­ma­­ya başlamak.

dilsizlik: Az konuşma, konuşkan ol­ma­ma, sessizlik.

dil yetir-: Dil uzatmak, incitmek.

din (diin): Din.

diñ:  1.Burç (kale).  2.Kule.

diñe: Yalnız, ancak, sadece, tek.

diñle-: Dinlemek.

diñleyci: Dinleyen, dinleyici.

diñ sal-: 1.Kulak kesilmek, dikkatle din­lemek. 2.Dinlemek, işit­mek.

direğ (diireğ): Destek, mesnet, di­rek.

diri (diiri): Diri, canlı. 

diril- (diiril-): Dirilmek, canlanmak.

diş (diiş): Diş.

dişle- (diişle-): Dişlemek, ısırmak.

divana (diivaana): Divane, deli.

divar (diivaar): Duvar.

diy-: Demek, söylemek.

diyar (diyaar): Yaşanan yer, diyar, yurt, ülke.

diydir-: Dedirmek, söyletmek.

diyen-I: 1.Diye, denilen. 2.Adlı,       i­sim­li.

diyen-II: Şeklinde, şeklindeki, gibi bir.

diyil-: Denilmek, söylenmek.

diyip: Diye, denilen.

diyiş-: Söyleşmek, karşılıklı konuş­mak, sohbet etmek, birbirine bir şey­ler söylemek.

diymek: Demek, demek ki.

dodak (doodak): Dudak.

doğ-: Doğmak, dünyaya gelmek.

doğa (doğaa): Tılsım.

doğan: Kardeş.

doğan-garındaş: Akraba, yakın.

doğanlık: Kardeşlik.

doğrı: Doğru, düz.

doğruçıl: 1.Candan, içten, samimî. 2.İç­tenlikle.

doğrudan: Gerçekten, hakikaten.

doğul-: Doğrulmak, dünyaya getiril­mek.

dok: Tok.

doka-: Dokumak.

dokuz: Dokuz.

dol- (dool-): 1.Dolmak. 2.Hayata geç­­­­mek, uygulanmak. 3.So­kul­mak (ku­cak). 4.Tıkanmak, dü­ğüm­len­mek (boğaz).

dola-: Sarmak, dolamak.

dolan-: Dolanmak.

dolanışık: Dönüşümlü olarak ek­me yön­temi (tarım).

doldur- (dooldur-): Doldurmak.

dolı (doolı): 1.Dolu. 2.Tok, yetkin.  3.Ek­siksiz, iyice.

don (doon): Elbise; palto şeklinde erkek elbisesi.

doñ-: Donmak, buz tutmak.

doñaklık: Donukluk, donmuşluk.

doñ yürek: Katı kalpli, taş yürekli, gaddar, zalim.

dost (doost): Dost, ahbap, arkadaş.

dostluk (doostluk): Dostluk.

dost-yar (doost-yaar): Dost ve yâr.

dovam (dovaam): Devam.

             d. et-: Devam etmek.                                   

dovamlı (dovaamlı): Devamlı, sü­rek­li.

dovul: Panik.

dovula düş-: Paniğe kapılmak.

dovzah: Cehennem.

doy-: Doymak.

doyumlık: Doyumluk; doymaya ye­te­cek ka­dar olan yiyecek.

doyur-: Doyurmak.

dök-: 1.Dökmek. 2.Saçmak, dağıt­mak, yok etmek.

dökül-: Dökülmek.

döm-: 1.Fışkırmak, yararak çıkmak. 2.Bir­­den ortaya çıkmak, türe­mek.

dön- (döön-): 1.Dönmek, çevrilmek. 2.Dön­mek, geri dönmek.

dönder- (döönder-): Döndürmek, çe­­vir­mek.

dör- (döör-): 1.Karıştırmak, kurca­la­mak. 2.Aramak, araştırmak, kur­ca­lamak, yoklamak.

döre-: Türemek, meydana gelmek, ha­sıl olmak.

döredicilik: Yaratıcılık.

döret-: 1.Türetmek, meydana getir­mek. 2.Yaratmak.

dört (döört): Dört.

dörtleme (döörtleme): Dörtleme, dört­lük.

döş (dööş): Göğüs, bağır, döş, ger­dan, sine.

döv-: 1.Kırmak. 2.Parçalamak, boz­mak.

dövlek: Kırılgan, kolayca kırılan.

dövlet-I: Devlet.

dövlet-II: Baht, saadet, mutluluk.

dövran (dövraan): 1.Kader, talih, dev­ran.  2.Za­­man, devir.

dövtalap: 1.Teşne, su­samış. 2.Çok is­tekli, şevkli.

dövüm: Dilim, lokma.

dövür: Devir, çağ.                                                                            

dövürdeş: Çağdaş, aynı çağda yaşa­yan, de­virdeş.

dövüş: Dövüş, kavga.

döz-: Tahammül etmek, sabretmek, da­yan­mak, katlanmak.

dul (duul): Evin içinin sağ veya sol yanı/köşesi.

dul: Dul.

duman (dumaan): Duman, sis, pus.

dumlı-duş (dumlı-duuş): Her taraf, dört bir yan.

dur-: 1.Durmak. 2.Ayağa kalk­mak, di­kilmek.

dura-bara: 1.Yavaş yavaş, ağır a­ğır. 2.Git gide, gittikçe.

duralğa: 1.Durak (otobüs vb. için). 2.Li­man.

durmuş: Hayat, ömür.

durna: Turna.

durnuklı: 1.Dayanıklı, sabit, sağ­lam, ka­lı­cı. 2.Kalıplaşmış, kli­şe.

durşuna: Baştan başa, boydan bo­ya, bü­tü­nüyle, büsbütün.

duruş: Durma, duruş.

duş (duuş): 1.Yan, yakın, çevre, etraf. 2.Yaşıt, akran.

duş- (duuş-): 1.Rastgelmek, karşı­laş­mak. 2.Uğramak, duçar ol­mak.

duşman (duşmaan): Düşman.

duşuş- (duuşuş-): Karşılaşmak.

dutar (duutaar): Dutar; iki telli Türk­men çalgısı.

duvlan-: Yaslanmak.

duy-: Duymak, hissetmek, sezmek, an­la­mak.

duydansız (duydaansız): Birden­bi­re, bir­den, aniden, habersiz, bek­len­me­­dik bir anda, anî.

duydur-: Duyurmak, önceden haber ver­mek.

duyğı: Duygu, his.

duyğudaşlık: 1.Aynı şeyleri düşün­me / duy­­ma ; duygudaşlık.    2.A­cı­ma, merhamet.

duz (duuz): Tuz.

duzak: Tuzak, kapan.

dükan (dükaan): 1.Dükkân. 2.Ma­­­­ğa­­za.

dünyä (dünyää): Dünya.

dür: İnci.

dürbi: Dürbün.

dürli: Türlü, çeşitli.

düş- I: 1.İnmek. 2.Düşmek. 3.An­la­mak, sez­mek, farketmek.

düş- II: Suya girmek, yıkanmak.

düşek: 1.Döşek. 2.Yatak.

düşle-: Ara vermek, mola vermek.

düşnükli: Açık, anlaşılır.

düşün-: Anlamak, kavramak, bil­mek.

düşünce: 1.Düşünce, fikir. 2.Bilgi, ma­­lûmat.

düşündir-: Anlatmak, açıklamak.

düşündiril-: Anlatılmak, açıklan­mak.

dü­şür­- I: 1.İndirmek. 2.İndirmek, bo­­­şalt­­mak.

dü­şür­- II: Yıkamak, suya batırmak.

düvme: 1.Düğme. 2.Kabarcık (su­da).

düvünçek: 1.Boh­­­­­ça, çıkın. 2.Dü­ğüm, ­bo­ğum. 3.Kavşak.

düye: Deve.

düyn: Dün.

düyp:  1.Dip.  2.Asıl, temel.  3.Kök.

düyş: Düş, rüya.

düz: Düz, düzgün, doğru.

düz-: Diz­mek, sıralamak.

düzğün: 1.Sistem, düzen. 2.Kural.

düzğün-tertip (düzğün-tertiip): Dü­­zen, ter­tip, ni­zam, kural, ka­ide.

düz­lük: Doğruluk, dürüstlük.

düzül-: 1.Dizilmek. 2.Toplanmak.

düzüm-düzüm: Dizi dizi, saf saf.

 

-E-

 

ecap (ecaap): Utanma, hicap, haya.

             e. et-: Utanmak, haya et­mek.

ece: Ana, anne.

eciz (eciiz): Güçsüz, âciz, zavallı.

ecizle- (eciizle-): Güçsüzleşmek, güç­­­ten düşmek, gücünü yi­tir­mek.

eçil-: 1.Cömert davranmak, cö­mer­t­lik et­mek, vermek. 2.Çok ol­mak, bol olmak. 3.Ölçüyü ka­çır­mak.

eda (edaa): Naz, işve, cilve.                                                                                   

edebiyat (edebiyaat): Edebiyat.

edenli: Hamarat, becerikli, maha­ret­li, ye­tenekli, kabi­liyetli.

edep: Edep, incelik, nezaket.

edermen: Cesur, yürekli, yiğit.

edil: 1.Tıpatıp, aynen, tıpkı. 2.Tam, iyi­ce. 3.Güya, sanki.

edil-: Yapılmak, edilmek.

edin-: 1.Yapmak, hazırlamak.      2.E­din­mek, temin etmek.

efir: Hava boşluğu, yükseklik, hava.

eğ-: Eğmek.

eğer: Eğer.

eğil-: Eğilmek.

eğin:  1.Omuz.  2.Üst, üst baş, sırt.

eğin-eşik: Üstbaş, elbise.

eğir-: 1.Eğirmek. 2.Bir yere veya bir şe­yin etrafına toplamak.

eğlen-: Geç kalmak, gecikmek, vak­tinde gelmemek.

eğri: Eğri.

ek-:  1.Ekmek, dikmek.  2.Kırmak, da­ğıt­mak, işe yaramaz hâle ge­tir­mek.

eken: İmiş.

ekeni: İmiş.

eke­ran­çı (eke­raan­çı): Çiftçi.

ekil-: Ekilmek.

ekin: 1.Ekilen şey; ekin, sebze vb.  2.Tarla, ekili alan. 3.Ekme,   e­kiş.

ekle-: Beslemek, bakmak, koruyup bü­yütmek.

el: 1.El. 2.Kol.

el ber-: 1.El ele vermek. 2.Anlaş­mak, uzlaşmak. 3.El uzat­mak.

elbetde: Elbette, şüphesiz, kuşku­suz.

elek: Elek.

elen-: 1.Titremek, sallanmak. 2. Sı­­kın­tı/güç­­­­lük çekmek, ezil­mek.

elhenç: 1.Korkunç. 2.Sert, şiddetli.

elin (eliin): 1.Eliyle. 2.Kendin, ken­dini.

elli: Elli (sayı).

elli-bizar (elli-biizaar): Bıkma, bez­­me.

elmıdam (elmıdaam): Daima, sü­rekli, de­vamlı, hep.

elmıdama (elmıdaama): bk. elmı­dam.

elpe-şelpelik: Varlıklı yaşama, gü­ven­ce­li bir şekilde hayat sür­me.

elt-: Götürmek, iletmek, teslim et­mek.

elvan (elvaan): Açık kırmızı, kır­mı­zı, kızıl.

em:  İlâç.

             e. et-: 1.Çare bulmak, derde deva bu­lmak, hastalığı iyi­leş­tirmek. 2.Is­lah etmek, iyi du­ru­ma ge­tir­mek.

em-: Emmek.

emdir-: Emdirmek, emzirmek.

emel: 1.Meslek, iş. 2.Hile, kur­naz­lık.

             e. et-:  1.İş yapmak, çalışmak, yap­­­mak, etmek.  2.Başarmak, be­­cer­mek.  3.Hile yapmak.

emeldar (emeldaar): Memur, gö­rev­li.

emir: Emir, buyruk.

 

emläk (emlääk): Mülk.

emma (emmaa): Ama, ancak, fakat, lâ­kin.

emme: Meme, göğüs (çocuk dilin­de).

emr: bk. emir.

             e. et-: 1.Emretmek, buyur­mak. 2.Hü­kmetmek, hüküm sür­­mek.

enayı (enaayı): İyi, güzel, muhte­şem, ha­rika, fevkalâde.

ençe: bk. ençeme.

ençeme: 1.O kadar, bu kadar, bun­ca. 2.Bir­­­çok. 3.Defalarca. 4.Ni­­­ce.

endik: 1.Alışkanlık, âdet, huy. 2.Be­­­ceri, eli yatkınlık, meleke.

             e. et-: Alışkanlık hâline getir­mek, âdet edinmek, alışmak.

endire-: Zangır zangır titremek.

ene: 1.Ana, anne. 2.Baba anne, bü­yük an­ne, nine.

ene-ata: Ana baba.

entek: Hâlen, şimdilik, henüz, daha, şim­di.

eñ-: 1.İnmek. 2.Azalmak, inmek. 3.Hü­­cum etmek, saldırmak,   a­tılmak, yüklenmek. 4.Koşa­rak gitmek, acele gitmek.

eñek: Çene.

             e. et-: Mücadele etmek, uğ­raş­mak, çabalamak.

eñre-: Ağlamak, göz yaşı dökmek.

epğek: Alevli sıcak, çok sıcak.

epos: Destan.

erbet: Kötü, fena.

ercel: Israrlı, azimli.

ere-: Erimek.

eren: Ermiş, veli.

eret-: Eritmek.

erik: Kayısı.

erin: Dudak.

erk:  1.İrade, arzu, istek.  2.Azim.

             e. et-: 1.Dediği/dilediği her şeyi yap­tırmak, hükmetmek. 2.Ken­­­­­­di­­ne hakim olmak.

erkana (erkaana): Hür, bağımsız, ser­best, özgür.

erkek: Erkek.

erkin: Azat, hür, serbest, bağım­sız, öz­gür.

erkinlik: Hürriyet, hürlük, bağım­sızlık, özgürlük, serbest­lik.

erte: bk. ertir.

erteki: Masal.

ertir (ertiir): 1.Yarın, ertesi gün. 2.Sa­bah.

esas (esaas): Esas, asıl.

esasan (esaasan): Esasen.

esası (esaası): Başlıca, esas, asıl.

esas­la­n- (esaas­la­n-): Dayanmak.

eser: Eser.

eset-: 1.Göz kulak olmak, bak­mak, gö­zet­mek. 2.Bakmak, gör­­mek, sey­ret­mek, izlemek.

esğer: Asker.

esğerlik: Askerlik.

esli: Epey, epeyi, epeyce, hayli, bir hayli.

esse: Kat, misli.

eşek: Eşek, merkep.

eşidil-: İşitilmek, duyulmak.

eşik: 1.Elbise. 2.Örtü, kap.

eşit-: İşitmek, duymak.

eş­ret: Mutlu yaşama.

et: Et.

et-: Yapmak, etmek.

etek: Etek.

etyud: Etüt, inceleme, araştırma, ön ça­lış­ma, mütalâa, müzakere.

ey: Aman, ey, hey, heyhat!

eye: 1.Sahip, mal sahibi. 2.Cin, şey­tan.

e. bol-: Sahip olmak, sahip­len­­mek, sahip çıkmak.                         

eyer-: Takip etmek, izlemek, (bir şe­ye gö­re) hareket etmek.

eyerle-: Eyerlemek.

eyğilik: İyilik, güzellik, hayır.

eyle-: Etmek, eylemek, yapmak.

eysem: 1.O zaman, o hâlde, öyleyse. 2.Yok­­sa.

eyvan (eyvaan): Hol, sofa.

eyyäm (eyyääm): 1.Artık. 2.Daha. 3.Çok­­tan, çoktan beri.

ezil-: Islanmak.

eziz (eziiz): Aziz, kıymetli, sevgili.

Ezrayıl: Melek adı; Azrail.

 

-F-

 

fabrik: Fabrika.

forma: 1.Forma. 2.Şekil, biçim. 3.Ka­­­lıp.

Fransuz: Millet adı; Fransız.

front: Cephe (savaş).

 

-G-

               

gaba (gaaba):  1.Büyük, iri, kaba, şiş­kin, ka­lın.  2.Çok, fazla.

gaba- (gaaba-): Çevirmek, kuşat­mak.

gaban- (gaaban-): Kıskanmak.

gabarçık (gaabarçık): 1.Nasır. 2.Vü­­­cu­dun su toplayan yeri, ka­barcık.

gabat: Karşı, karşı taraf.

gabat gel-: Karşılaşmak, rastla­mak.

gabır: Kabir, mezar, sanduka.

gabsa: 1.Kapı. 2.Kanat (pencere).

gaç-: 1.Kaçmak. 2.Düşmek.

gaça dur-: Uzak durmak, uzaklaş­mak.

gaçır-: 1.Kaçırmak. 2.Düşürmek. 3.Yi­tirmek.  4.Dök­­­mek, dam­lat­mak.

gadam: 1.Adım. 2.Ayak.

gadam bas-: 1.Ayak basmak.      2.A­dım at­mak, yürümek, hare­ket etmek, gitmek.

gadam goy-: 1.Ayak basmak.      2.A­dım at­mak, yürümek, hare­ket etmek.

gadam ur-: 1.Ayak basmak. 2.A­dım at­mak, yürümek, hareket et­mek.

gadım (gadıım): Çok önceki, çok eski, eski.

gadımı (gadıımı): Eski, kadim.

gadır: 1.Saygı, hürmet. 2.Kıy­met, de­ğer.

             g. et-: 1.Saygı duymak, saygı gös­­termek, hürmet etmek.  2.De­­­­­­­ğer vermek.                          

gadırdan (gadırdaan): Kadirşinas, de­ğer­bilir.

dadır-gımmat: Kadir kıymet, değer.

gadırlı: 1.Hürmetli, saygılı. 2.Kıy­met­li, değerli.

gağşa-: Titremek.

gahar: Öfke, hiddet, kızgınlık.

             g. et-: Öfkelenmek, hiddetlen­mek, kızmak, sinirlen­mek.

gaharlı: Kızgın, öfkeli.

gahatlık: 1.Kıtlık. 2.Azlık, seyrek­lik.

gahrıman (gahrımaan): Kahraman, yi­ğit.

gal- (gaal-): 1.Kalmak. 2.Durmak, kal­mak (yardımcı fiil).

gal-: 1.Kalkmak. 2.Kalkmak, yük­sel­­mek, yükseğe çıkmak, uç­mak.

gala (galaa):  1.Kale.  2.Şehir, köy.

galam: Kalem.

galapın (galapıın): 1.Çoğunluk, ek­se­ri­yet. 2.Çoğunlukla.

galayı (galaayı): Kalaylı.

galdır- (gaaldır-): Bırakmak, alı­koy­­mak.

galdır-: Kaldırmak.

galğa- (gaalğa-): Hareket etmek, sal­­lanmak.

galğat- (gaalğat-): Hareket ettir­mek, sallamak.

galıñ I: Kalın.

galıñ II: Başlık parası

galıñ III: 1.Birkaç. 2.Bazı.

ga­lı­p (gaa­lıı­p): Kalıp.

galış- (gaalış-): Birlikte kalmak.

galış-: Birlikte kalkmak/yükselmek.

galk-: Kalkmak.

galkan: Kalkan.

galkın-: 1.Kalkmak. 2.Yüksel­mek.

galla: Tane, tohum, tahıl.

galpak: Küçük çocukların henüz ke­sil­me­miş saçı.

galpılda-: Üşümekten veya kork­mak­tan do­layı titremek.

galp­lık: Gerçek olmama, yalan, hile.

galtaman: Haramî, hırsız, haydut, eş­kı­ya.

gam: Gam, kaygı, keder.

gamçıla-: Kamçılamak, kamçıyla vur­mak.

gamçı ur-: Kamçıyla vurmak, kam­çı­la­mak.

gamını iy-: Sıkıntısını çek­mek/duy­­mak, en­dişesini taşı­mak.

gamış: Kamış, saz.

gamza: Gamze, nazlı bakış, keskin ba­kış.

gan (gaan): Kan.

gan- (gaan-): Susuzluğu gitmek, kan­mak.

ganat (gaanat): Kanat.

ganat ger- (gaanat ger-): 1.Kanat ger­mek, korumak, himayesine al­mak. 2.Ka­­nat germek, uç­mak için hazırlanmak.

ganat kak- (gaanat kak-): Kanat çırpmak.

gandım: Bir tür bitki.

ganım (ganıım): Düşman, hasım.

gant: Şeker.      

gañır-: 1.Eğmek, bükmek, kanır­mak. 2.Sökmek, çıkarmak.

gap (gaap): 1.Kutu. 2.Kap.

gap-: Kapmak.

gapak: Kapak, tıpa, tapa.

gapan: Tuzak.

gapcık: Cüzdan.

gapdal: Böğür, yan.

gapı: Kapı.

gapıçı: Kapı bekçisi.

gapıl (gaapıl): Gâfil, cahil, bilgisiz. 2.An­sızın, birdenbire.

gapma-garşılık: Çelişki, zıtlık.

gar (gaar): Kar.

gar- (gaar-): Karmak, karıştırmak.

gara: 1.Kara. 2.Slûet, gölge, ka­ral­tı. 3.Dış taraf, dış görünüş.  4.İf­ti­ra. 5.Kötü, uğursuz, sıkın­tılı.

gara-: Bakmak.

garabağır: İyi kalpli, başkalarına yar­dı­ma hazır.

gara gün: Sıkıntılı gün, ağır hayat şart­la­rının yaşandığı gün, kara gün, kö­tü gün.

garağol (garağool): Haşarı, ya­ra­maz.

ga­rak­çı: Yağmacı, haydut.

ga­ra­köl (ga­ra­kööl): Astragan.

garal-: Kararmak.

garalı (garaalı): Kara erik.

garamal (garamaal): Büyükbaş hay­van.

garamañlay: Talihsiz.

garamat (garaamat): 1.Günah, suç, ka­ba­hat.  2.İftira.

garañkı: Karanlık.

garañkıra-: Kararmak.

garaş-: Beklemek, gözlemek.

garaşsız: Bağımsız.

garavul: Bekçi, muhafız, nöbetçi.

ga­ra­yış­: 1.Bakma, bakış. 2.Dünya gö­rü­şü.

garaz: Sözün kısası, kısacası, niha­yet.

garban-: Bir şeyler atıştırmak, ye­mek.

gardaş: Kardeş, birader.

garğa: Karga.

garğan-: Beddua/kargış etmek, i­len­mek.

garğış: Beddua, kargış, lânet.

garıl- (gaarıl-): Karılmak, karıştırıl­mak.

garın: Karın.

garınca: Karınca.                                    

garındaş: Akraba.

garıp (garııp): Fakir, yoksul, garip.

garıp-gasar (garııp-gasar): Fakir, yok­sul, fakir fukara.

garıpçılık (garııpçılık): Fakirlik, yok­sul­luk.

garış- (gaarış-): Karışmak.

gark:

             g. et-: Gark etmek, boğmak.

garlavaç (garlavaaç): Kırlangıç.

garmon: Üstündeki düğ­melere veya tuş­lara basarak, metal dilcik­leri tit­reme yoluy­la çalınan kö­rüklü, el­de taşı­na­bilir bir çal­gı; akor­de­on.

garnizon: Garnizon.

garpış-: 1.Dalaşmak, ağız kavgası et­mek. 2.Çarpışmak. 3.Ku­cak­­­­laş­­mak, birbirine sarılmak.

garpız: Karpuz.

garra-: Yaşlanmak, ihtiyarlamak.

garrat-: Yaşlanmasına sebep ol­mak, ih­ti­yarlatmak, kocat­mak, ko­cal­t­mak.

garrı: İhtiyar, yaşlı.

garrılık: İhtiyarlık, yaşlılık.

garsak: Soluk kahverengi, karnı be­yaz tüylü, kısa kulaklı, pos­tun­­dan kürk yapılan bir me­me­li türü; kar­sak.

garşı I: 1.Karşı. 2.Ters.

garşı II: Her za­man, sürekli, hep, sık sık, tekrar tekrar.

garşı al-: Karşılamak.

garşı-garşı: Ters ters.

garşı git-: Karşı koymak, diren­mek.

garşıla-: Karşılamak.

gartañ: Yaşlanmaya başlayan, yaş­lanan, yaşlı, ihtiyar.

gasın: 1.Kıvrım. 2.Kırışık, buru­şuk.

gaş (gaaş):  1.Kaş.  2.Karşı, ön.

gat: Kat, tabaka.

gat-: Katmak, ilâve temek.

gatbar-gatbar: Katmer katmer, kat kat.

gatı: 1.Katı, sert, pek, tıkız.  2.Pek, çok.  3.İyi, iyice.

gatı gör-: Gücenmek, darılmak, kı­rıl­mak.

gatı gül-: Kahkahayla gülmek, yük­sek ses­le gülmek.

gatık: Yoğurt.

gatış-: Karışmak, karılmak, katıl­mak.

gatna-: Sürekli gidip gelmek.

gatnaşık: İlişki, bağlantı.

gavun (gaavun): Kavun.

gay: 1.Tipi, güçlü/dondurucu so­ğuk, fırtına.  2.Savaş, harp.

gay- (gaay-): Kaymak, hızlıca git­mek.

gaya: Kaya.

gayğa bat- (gayğaa bat-): Kay­gı­lan­mak, keder­lenmek, tasalan­mak, gamlan­mak, kedere bü­rün­mek.

gayğa git- (gayğaa git-): Kedere bü­rün­mek, kederlenmek.

gayğı: Kaygı, keder, dert, sıkıntı,     ü­zün­tü, gam.

gayğı-gam: Kaygı, keder, üzüntü.

gayğı-gussa: Kaygı, keder, gam.

gayğı-hasrat: Kaygı, keder, elem.

gayğır-: Esirgemek, acımak.

gayık: Kayık, sandal.

gayım (gaayım): 1.Dayanıklı, sağ­lam, sı­kı. 2.Se­batlı, yılmaz. 3.Ra­­hat. 4.El­­­ve­rişli, uygun, mü­­sait.

gayıp (gaayıp): Kayıp.

            g. bol-: Kaybolmak, yitmek.

gaymak: Kaymak (sütteki).

gaymalaş- (gaaymalaş-): Telâşla oraya bu­raya koşmak, koşuş­tur­mak.

gayna-: Kaynamak, pişmek.

gaynat-: Kaynatmak, pişirmek.    

gayra: 1.Kuzeydoğu. 2.Arka, ge­ri, art, iz.

gayrat (gayraat): 1.İrade. 2.Azim, gay­ret.  3.Ce­saret.                                                                                                                                                

             g. et-: Gayret etmek, çalış­mak.

gayratlı (gayraatlı): 1.Gayretli. 2.Ce­­sa­retli, yü­rekli.

gayrı: Başka, gayrı, diğer.

gayt-: Dönmek, geri dönmek.

gayta:  1.Tekrar.  2.Geri.

gaytala-: 1.Tekrar etmek, tekrarla­mak. 2.Yeniden belirmek, ta­zelemek (ya­ra, hastalık vb.).

gaytalan-: 1.Tekrar edilmek, tek­rar­lan­mak. 2.Ye­niden ortaya çık­mak, taze­len­mek (has­talık, ya­ra vb.).

gaytar-: 1.Geri çevirmek, defet­mek. 2.Ge­ri koymak.

gaz (gaaz): Kaz.

gaz:  1.Gaz.  2.Hava gazı.

gaz-: Kazmak, eşmek.

Gazak­: Kazak.

gazal: Gazel.

gazan (gaazan): Kazan.

gazan-: Kazanmak.

gazap: Gazap, öfke, hiddet, kız­gın­lık.

             g. et-: Kızmak, öfkelenmek, hid­detlenmek.

gazet: Gazete.

gazı: Sulama kanallarını, arkları kazma işi; kanal kazma.

gazık: Kazık.

ga­zı­l-: Kazılmak, eşilmek.

gazlı: Gazlı.

gazlı suv: Gazoz.

gäbi az- (gääbi aaz-): Yoldan çık­mak, den­­ge­si bozulmak, aklını yitir­mek, çıldırmak.

gämi (gäämi): Gemi.

gä­mik (gää­mik): Filiz, sürgün.

gävür (gäävür): Gâvur.

geç-: 1.Geçmek. 2.Bağışlamak (suç, gü­nah).  3.Girmek, katıl­mak.

geçi: Keçi.

geçir-: Geçirmek.

geçiril-: 1.Geçirilmek. 2.Yapılmak.

geçmiş: 1.Geçmiş. 2.Geçmiş, olmuş, bit­miş.

geday (gedaay): Dilenci.

gedem: Mağrur, gururlu, kibirli.

gel-:  1.Gelmek.  2.(Meydana) gel­mek.

gelcek: Gelecek, istikbal.

gelin: Gelin.           

gelinlik: Gelinlik.

geliş: Gelme, geliş.

gelnece: Yenge.

gelşik: Yakışık, yaraşık, güzel gö­rün­me.

gemir-: Kemirmek.

genç: Servet, zenginlik.

general: General.

geñ: Hayret verici, şaşırtıcı, tuhaf.

geñirğen-: Birine veya bir şeye şa­şır­mak.

geñsi: 1.Mükemmel, şahane, nefis, en­fes, iyi, güzel, fevka­lâde.  2.Bir hoş, garip, tuhaf, şa­şır­tıcı.

geolog: Jeolog, jeoloji uzmanı/mü­hen­­disi.

gep: Söz, lâf.

geple-:  Konuşmak, söylemek, bah­set­mek.  

geplet-: Konuşturmak, söyletmek.

gepleş-: Konuşmak, sohbet etmek, fikir alış verişinde bulunmak. 

ger-: Germek, açmak, genişlet­mek.

gerçek: Yiğit, babayiğit, cesur.

gerden: Omuz.

gerek: Gerek, lâzım, gerekli, lü­zum­lu.

             g. bol-: Gerekmek, ihtiyaç ol­mak, gerek duyulmak.                                                                                                                             

geriş:  1.Sıradağ(lar).  2.Sırt, bel.

getir-: 1.Getirmek. 2.Sıralamak, peş pe­şe söylemek.

gey-: Giymek.

geyil-: Giyilmek.

geyim: Elbise, giysi, kıyafet.

geyim-gecim: Giyim kuşam, üstbaş.

gez-: Gezmek.

gezek:  1.Kere, defa, kez.  2.Sıra.

gıbat (gııbat): Gıybet, dedikodu.

gıbatkeş (gııbatkeş): Dedikoducu, de­di­kodu/gıybet eden.

gıcak: Perdesiz ve üç telli bir çalgı   a­­le­ti.

gıcıt ber- (gııcıt ber-): Sitem etmek, kı­na­mak, yüzüne vurmak.

gığır- (gıığır-): Bağırmak, ses­len­mek, ça­­ğırmak.

gıkılık (gııkılık): 1.Velvele, zırıltı, gü­rül­tü.  2.Yaygara.

gıl: Kıl.

gılav: 1.Öfke, sinir. 2.(Kesici/de­lici) uç, ağız.

gılav al-: 1.Yaptığı bir iş rast gi­din­ce şı­mar­mak, ne yapacağı­nı şa­şırmak. 2.Keyiflenmek, ke­yif çat­mak.

gılavlı: Hevesli, istekli, şevkli.

gılıç: Kılıç.

gılık: Davranış, huy, seciye, tıynet, kis­ve, görünüş.

gı­lık-häsiyet (gı­lık-hääsiyet): Ka­rakter, davranış, huy.

gımmat: 1.Kıymetli, değerli.  2.Kıy­­­met, de­ğer. 3.Pahalı.

gın (gıın): Kın.

gınan- (gıınan-): Kahırlanmak, ta­sa­lan­mak, kederlenmek, üzül­mek.

gınanç (gıınanç): Keder, üzüntü.

gınançlı (gıınançlı): 1.Kederli, ü­zün­tü­lü, dertli. 2.Acıklı.

gıñaç (gııñaç): Baş örtüsü.

gıñır: 1.Öfkeli, kızgın, hırçın.  2.Za­lim.

gıpış-: Birbirine göz kırpmak.

gır (gıır): Kır (renk). 

gır: Kır, bozkır, step.

gır-: Yok etmek, öldürmek.

gıra: Kenar.

gıran (gıraan): Bir para birimi.

gırav: Kırağı.

gırğın: Kıyım, toplu ölüm.

gırğınçılık: Katliam.

Gırğız: Kırgız.

gırıl-: Kırılmak, hep birlikte öl­mek, büs­bü­tün yok olmak.

gırmılda-: Kımıldamak, kıpırda­mak, ha­re­ket etmek.      

gırmızı: Al, kırmızı, kızıl.

gıs-: 1.Kısmak. 2.Sıkmak, sıkış­tır­mak. 3.Sı­kıntı vermek, ezi­yet/iş­kence etmek.

gısğa (gıısğa): Kısa.

gısğaldıl- (gıısğaldıl-): Kısaltılmak.

gısğan-: Esirgemek, acımak, kıya­ma­mak.

gısğanç: Cimri.

gısımla-: Eliyle sıkıp tutmak, a­vuç­la­mak.

gıssa-: Acele ettirmek, sıkıştırmak.

gıssan-: Çabuk davranmak, acele et­mek, acelesi olmak.      

gış: Kış.

gıt: Kıt, çok az bulunan, nadir.

gıy-: Kıymak, esirgememek, feda et­mek.

gıya: Eğri, yamuk, bükük.

gıyçak: Sivri, keskin.

gıyıl-:  1.Kıyılmak, dilinmek, kes­kin bir şeyle kesilmek. 2.Çatla­mak.

gız (gıız): Kız.

gız-: 1.Kızmak, ısınmak. 2.Kız­mak, öf­ke­lenmek. 3.Kızışmak, hız­lan­mak, hareketlenmek.

gızar-: Kızarmak.

gızart-: Kızartmak.

gızğın: Sıcak, kızgın.

gızıklı: İlginç, enteresan.

gızıl I: Kırmızı, kızıl, al.

gızıl II: Altın.

gızma: Asabî, hırçın, kızgın, öf­ke­li.

gız­maç: Asabî, hırçın, kızgın, öf­ke­li.

gızmaçlık: Asabîlik, hırçınlık, kız­gın­lık.

gice (giice): Gece, geceleyin.      

gice-: Kaşınmak.

gi­ce-gündiz (gii­ce-gündiiz): Gece gün­­düz.

giç (giiç): Geç, geç vakit.

gider-: 1.Aldırmak, kaptırmak. 2.Gi­­­der­mek, ortadan kaldır­mak.

giñ (giiñ): 1.Geniş, ferah (yer). 2.Ge­niş, dol­gun (vücut).

giñe- (giiñe-): Genişlemek.

giñlik (giiñlik): Genişlik.

gir- (giir-): 1.Girmek. 2.Bürünmek, bir şe­­yin şekline girmek.

giriftar (giriftaar): Tutulma, yaka­lan­ma.

git-: 1.Gitmek. 2.Dünyadan göç­mek, öl­mek.

gizle-: Gizlemek, saklamak.

gizlen-: Gizlenmek, saklanmak.

gizlin (gizliin): 1.Gizlice, gizli o­la­rak.  2.Giz­­­li, için için.

goca: 1.İhtiyar, yaşlı, koca. 2.Üs­tün­den çok yıl, asır geçmiş olan; eski, yaş­lı.

gocamaan: Üstünden çok yıl, asır geç­miş olan; eski, yaşlı.

goç: Koç.

goçak: Büyük, iri.

goç yiğit: Bahadır, koç yiğit, ger­çek yi­ğit.

goh (gooh): Hayhuy, bağrışma, çığ­rış­ma, hırgür.

gol (gool): Büyük kum tepeleri ara­sında bulunan ve uzayıp giden çu­kur­luk.

gol:  1.El.  2.Kol.  3.Dal (ağaç).

go­la­y: Yakın.

golça: 1.Bakraç, kova. 2.Testi.

golda-: Birini desteklemek, kolla­mak.

goldav: Destek, yardım, himaye.

goldav ber-: Yardım etmek, des­tek­le­mek, destek vermek, hima­ye et­mek.

gom (goom): 1.Şiddetli fırtına yü­zün­den denizde meydana ge­len bü­yük/güç­lü dalga. 2.Fır­tına.

gon-: Konmak, oturmak, yerleş­mek.

goñşı: Komşu.

goñur: Boza çalan kahverengi.

gop-: 1.Kopmak. 2.Ayağa kalk­mak, tü­re­mek. 3.Kırılmak.

gor (goor): Kor.

gora- (goora-): Korumak.

goraycı (gooraycı): Koruyucu.

gork-: Korkmak.

gorka: Korka korka, kor­ka­rak.  

gorkı: Korku.

gorkulı: Korkulu, korkunç.

gorkuz-: Korkutmak, ürkütmek.

gorp: Hendek, çukur, obruk.

goş: Mal, eşya, öteberi, pılı pırtı.

goş-: 1.Katmak, eklemek, ilâve et­mek. 2.Düzmek, yazmak (şi­ir).

goşa-I: Çift, çifte, çatal.

goşa-II: Av tüfeği, çifte.

goşala-: 1.Çiftleştirmek. 2.Çiftle­mek.

goşar: Bilek.

goşavuçla-: Ellerini birleştirip iki    a­vu­cuy­la almak, avu­çlamak.

goşğı: Şiir.

goşul-: Katılmak, beraber olmak.      

goşun: Ordu.

gova: Kova.

govaça: Kendisinden pamuk topla­nan bit­ki; pamuk.

govak: Kovuk.

govğa (govğaa): 1.Gürültü, patırtı. 2.Hır­gür, kavga.

govı: İyi, güzel.

govşat-: 1.Gevşetmek, zayıflatmak. 2.Gü­cünü azaltmak.

govşur-: 1.Sunmak. 2.Götürmek,     i­let­­mek, ulaştırmak, kavuştur­mak.

govulaş-: İyileşmek, düzelmek.

govzat-: 1.Küçültmek. 2.Azaltmak. 2.Bo­­şaltmak.

goy-:  Koymak, bırakmak.

goyber-: Serbest bırakmak, salı­ver­mek.

goyun: Koyun.           

goza (gooza): Koza.

gozğa- (goozğa-): Kurcalamak, ka­rış­tır­mak, deşmek.

göç:  1.Göç.  2.Hareket, manevra.

göç-: 1.Göçmek, hareket etmek, ha­re­ket­lenmek. 2.Patlamak, a­teş­­len­mek.

göçğün: 1.Heyecan. 2.Öfke. 3.Sı­cak, kız­gınlık, hararet.

göçğünli: 1.Heyecanlı. 2.Gürül­tü­lü, pa­tır­tılı, şamatalı, tantanalı. 3.Fır­tı­nalı. 4.Öfkeli.

göğerçin (gööğerçin): Güvercin.

göğümtil (gööğümtil): Mavimsi.

gök (göök): 1.Gök, gök yüzü. 2.Gök, ma­­vi. 3.Yeşil. 4.Çakır (göz).  5.Seb­­ze.

göm-: 1.Gömmek. 2.Bir şeyin üze­ri­ni ört­mek/kapatmak.

gömül-: Gömülmek; kum, toprak vb. şey­lerle üstü örtülmek.

gönder-: Göndermek.

gönen-: Gönenmek, tadını çıkar­mak, zevk almak.

gönezlik: Maya.

göni: Doğru, düz, dik, direk, ok gibi.

gör (göör): Kabir, mezar.

gör-: 1.Görmek. 2.Bakmak.

görä (görää): Göre.

göreç: Göz bebeği.

göreş: 1.Güreş. 2.Mücadele, sa­vaş.

göreş-: 1.Güreşmek, güreş tut­mak.  2.Mü­cadele etmek, savaş­mak.

göreş tut-: 1.Güreşmek, güreş tut­mak.  2.Mü­cadele etmek, sa­vaş­mak.

görği: Cefa, sıkıntı, eziyet.

görğüli: Çilekeş, çok çile çekmiş kim­se.

görip (gööriip): Kıskanç, hasetçi.

görk: 1.Güzellik, yüz güzelliği.  2.Süs, ziynet, güzel görünüş.

görkez-: Göstermek.

görkezici: Gösterici, gösteren.

görmeğey: Güzel, alımlı, çekici, zarif, ya­kışıklı.

görnüş-I: 1.Görünüş. 2.Manzara.­

görnüş-II: 1.Şekil, biçim. 2.Tür, çe­şit.

görnüş-III: Sahne, perde.

görül-: 1.Görülmek. 2.Anlaşılmak.

görün-: Görünmek.

görüş-: 1.Görüşmek. 2.Tokalaş­mak.

gös-öni: Dosdoğru.

göter-: 1.Kaldırmak, yükseltmek,    u­çur­mak. 2.Taşımak.

göteril-: 1.Kaldırılmak, yükseltil­mek, u­çu­rulmak. 2.Taşınmak.

gövher: İnci, gevher.

gövne-: 1.Razı olmak. 2.Kabul et­mek.

gövre: 1.Gövde, vücut. 2.Cüsse, en­dam.

gövreli: Gebe, hamile.

gövün: 1.Gönül, yürek. 2.Can.

gövün aç-: Eğlenmek, keyif sür­mek.

gövün göter-: 1. Şevk vermek şevk­len­dir­mek. 3.Coşturmak,       u­çurmak.

gövünlik ber-: Teselli/moral ver­mek. 

gövüs: Göğüs.

göyä (gööyää): Güya, sanki, sözde.

göydük: Cılız, sıska.

göz: Göz.

             g. bol-: Bakmak, gözetmek.

göz ayla-: Göz gezdirmek, bakın­mak.

gözbaş: 1.Kaynak (ışık, ilham vb.).  2.Kaynak (su). 3.Kay­nak, kö­ken.

gözden gizle-: Saklamak, gizle­mek, ört­mek.

gözden yit-: Gözden kaybolmak, gö­rün­mez olmak.

göze il- (göze iil-): Göze ilişmek, gö­rün­mek.

gözel: 1.Güzel. 2.Mamur, bayın­dır.

gözellik: Güzellik.

gözle-: 1.Gözlemek, bakmak. 2.A­ra­­mak, iz­lemek.

gözleğ: 1.Arama, araştırma, keşif.  2.İs­tek, arzu, heves, dilek, öz­lem.

gözli kör (gözli köör): İyiyi kötüden ayı­ra­ma­yan, düşüncesiz, ca­hil.

göz öñüne gel-: Göz önüne gel­mek, can­lanmak.

gözyaş (gözyaaş): Göz yaşı.

gözyetim: Ufuk.

göz yetir-: Anlamak, kavramak, sez­mek.

gucak: Kucak.

gucak aç-: Kucak açmak.

gucakla-: Kucaklamak.

gucaklaş-: Kucaklaşmak.      

guç-: Kucaklamak, sarmak.

gudrat: 1.Kudret, güç. 2.Mucize.  3.Zor, bin bir güçlük.  4.Hız.

guduz aç-: Kudurmak.

gul: Kul, köle.

gulak: 1.Kulak. 2.Tetik (tüfek).  3.Kü­­­çük su kanalının yana çev­­rildiği yer­deki büküm.

gulak as-: Dinlemek, kulak ver­mek.

gulak sal-: 1.İtaat etmek, dinle­mek. 2.Din­lemek, kulak ver­mek.

gulluk: 1.Çalışma, iş, görev.  2.Hiz­met.  3.Kulluk, kölelik.

             g. et-: 1.Çalışmak, görev yap­­mak. 2.Hizmet etmek.

gulpak: Zülüf, kâkül.

gum:  1.Kum, kumu çok olan çöl­lük yer.  2.Toprak, toz.

gumak: Kumsal, kumluk yer.

gumgukluk (gumguukluk): Çok ses­siz.

gumlı: 1.Kumlu, kumu bol olan.  2.Çöl­lü; çölde oturan, çölde ya­­şa­yan.

gumrı: Kumru.

gumursa: Karınca.

gunça: Gonca.

gur-: 1.Kurmak. 2.Yapmak, inşa et­mek.

gura- (guura-): Kurumak.

gura-: 1.Kurmak. 2.Organize et­mek, dü­zenlemek.

gural: Cihaz, alet, araç.

gurban (gurbaan): Kurban, kur­ban­lık.

             g. bol-: Kurban olmak, ken­di­ni feda etmek.

             g. et-: Kurban etmek.

gurcak: İnsana/hayvana benzer ço­cuk oyun­cağı.

Gurhan: Kur'ân.

gu­rı-I (guu­rı): Kuru.

gu­rı-II (guu­rı): Boş, nafile.

gurp: 1.Güç, kuvvet. 2.Mal, mülk, var­lık.

gursak: Göğüs, sine.

gurul-: Kurulmak.

gurultay: 1.Kongre, kurultay. 2.Top­­­lan­tı.

gussa: Elem, tasa, kaygı, gam,         ü­züntü, ke­der. 

gussalılık: Kederlilik.

guş: Kuş.

guşluk: Kuşluk, kuşluk vakti. 

gutar-: 1.Bitmek, sona ermek.  2.Bi­tir­mek, sona erdirmek. 3.Kur­­tar­mak.

gutla-: Kutlamak, tebrik etmek.

gutlağ: Kutlama, tebrik.

gutlı: Kutlu.

guv: Kuğu.

guvan-: 1.Kıvanmak, iftihar et­mek, gu­rur duymak, kıvanç duy­mak, ö­vün­mek. 2.Se­vin­mek.

guvanç: 1.Kıvanç, gurur, iftihar.  2.Se­vinç.

guvandır-: 1.Sevindirmek. 2.Müj­de­le­mek.

guy-: 1.Dökmek. 2.Çiselemek, serp­mek.

guyı: Kuyu.

guyru­k: Kuyruk.

guyul-: Dökülmek.

guzı: Kuzu.

güberil-: 1.Şişmek, kabarmak. 2.Ki­­­bir­len­mek, böbürlenmek.

gübürdet-: Gürültü çıkarmak.

güceñle-: Göstermek, sergilemek, or­­ta­ya koymak.

gücüm: Dalları ince, gür yapraklı, mey­ve­si olmayan büyük bir ağaç.

gül:  1.Çiçek.  2.Gül.

gül-: Gülmek.

gülabı (gülaabı): Dışı ağ gibi benek be­nek, sarı renkli, etli bir ka­vun tü­rü.

gülälek (güläälek): Yazın kırlarda, ö­zel­likle ekin tarla­la­rın­da yeti­şen, kırmızı ve bü­yük çiçekli bir bitki; gelincik.

güldür-: Güldürmek.

gülğün: Kırmızı, kızıl, gül renkli, gül ren­ginde.

gülle-: Çiçek açmak, çiçeklenmek.

gülümsire-: Gülümsemek.

gülzar (gülzaar): Gül bahçesi.

güman (gümaan): Şüphe, kuşku.

gümra (gümraa): Bir şeyle aşırı de­re­ce­de ilgilenme.

gün: 1.Gün. 2.Güneş.

günä (günää): 1.Günah. 2.Suç, ka­bahat.

günbatar: Batı.

günde: Her gün, daima, hep.

gündiz (gündiiz): Gündüz.

gündoğar: Doğu.

güneş: Güneş.

gün gör-: Geçimini sağlamak, ya­şa­mak için gerekenleri temin et­mek, ya­şa­mak.

günorta: 1.Güney. 2.Öğle (vak­ti).

günortan (günortaan): Öğle, öğle­yin.

güñleç: Boğuk.

gür: Gür.

gürle-: Konuşmak, bahsetmek.

gürleş-: Fikir alış verişinde bulun­mak, sohbet etmek, konuş­mak.

gürrüñ: Sohbet, konuşma.

gürsülde-: 1.Çarpmak. 2.Gümbür­de­mek.

güvä geç- (güvää geç-): Delil ol­mak, şa­hitlik et­mek.

güycel-: Artmak, yoğunlaşmak, şid­det­lenmek, hızlanmak.

güyç: Güç, kuvvet.

güyçlen-: Güçlenmek, gücü art­mak.

güyçlendir-: Güçlendirmek, gücünü art­tırmak.

güyçli: Güçlü, kuvvetli.

güylün-: 1.Kırkılmak ya da kesil­mek i­çin dört ayağı bağlan­mak.  2.Kıv­rılıp yatmak.

güyme-: Oyalamak, meşgûl et­mek, eğ­le­mek.

güyz: Güz, son bahar.

güzer: Geçit.

 

-H-

 

habar: Haber.

habar al-: Haber almak, bilgilen­mek.

habar ber-: Haber/bilgi vermek, bil­dir­mek, bilgilendirmek.

habarlaş-: Haberleşmek.

ha­bar­lı: Haberli, haberdar.

haçan: Ne zaman.

hak-I: 1.Doğru, gerçek, hak, haki­kat. 2.Doğrusu.

Hak-II: Allah, Hak.

hakda: bk. hakında.

hakıkat (hakııkat): Hakikat, ger­çek.

hakıkatdan (hakııkatdan): Hakika­ten, gerçekten.

hakıkı (hakııkı): Hakikî.

hakına tut-: Kiralamak.

hakında: 1.Hakkında. 2.Konuda, ko­nu­sun­da.

hakla-: Ödemek, hakkını vermek, ye­rine ge­tirmek.

hal (haal): Hâl, durum, vaziyet.

hala- (haala-): Beğenmek, hoşlan­mak.

halal (halaal): 1.Helâl. 2.Saf, temiz. 3.Ger­­­­­çek, doğru, hakikî. 4.Ka­­­nu­nî.

halas (halaas): Halâs, kurtulma, kur­tu­luş.

                h. edil-: Kurtarılmak.

                h. et-: Kurtarmak.

halat: 1.Giyecek, elbise. 2.Önlük. 3.He­diye, armağan.

halı (haalı): Halı.

halıpa (halııpa): 1.Usta. 2.Üstat. 3.Dost, ah­bap, arkadaş.

halıs (haalııs): Halis, katışıksız, saf.

halk: Halk.

halta: Çuval, torba.

halva: Helva.

ham (haam): Deri.

hamala (hamaala): Sanki, sözde, güya.

hamana (hamaana): bk. hamala.

ham hıyal (haam hıyaal): Ham/ku­ru hayal, boş arzu. 

han (haan): 1.Han, hakan. 2.Birine sev­­giy­le hitap ederken söy­lenen söz.

hana (haana): 1.Mecra, yatak, yu­va, ha­ne, göz. 2.Kozanın bir parçası, gö­zü, hanesi, yuvası (pa­muk için).

hancar: Hançer.

hanı I: Hani, nerede.

hanı II: Hadi, haydi.

hanım (haanım): Hanım, bayan.

hantamalık (haantamaalık): Dile­me, um­ma, bekleme, isteme.

har (haar): Değersiz, aşağı, hor.      

             h. bol-: Değeri gitmek, göz­den düş­mek.

             h. et-: 1.Hafife almak, kü­çüm­­se­mek. 2.Hiçe saymak, gör­­­mezden gelmek.

haraba (haraaba): Harabe, yıkıntı.

haram (haraam): Haram.

             h. bol-: Haram olmak.

haray: Yardım.

             h. et-: Yardım etmek.

harbı (harbıı): 1.Askerî. 2.Savaş.

harçla-: Harcamak, sarf etmek.

harçlık: Harçlık.

harıt (harııt): Mal.

harla-: Hırlamak.

har­la­t-: Hırlatmak.

harman: Harman.

has (haas): Çok, pek, daha, iyice.

hasa (hasaa): Asa, baston.

hasap (hasaap): Hesap.   

             h. et-: Hesap etmek, düşün­mek, ta­sarlamak.

hasap-hesip (hasaap-hesiip): He­sap ki­tap.

hasapla- (hasaapla-): Hesaplamak.

ha­sap­la­nıl- (ha­saap­la­nıl-): Hesap­la­nıl­mak.

hasıl (haasıl): Ürün, mahsul.

has­ra­t: Acı, keder, elem.

hat: 1.Mektup. 2.Yazı, not, kayıt.

hata (hataa): Hata, kusur, yanılgı.

             h. et-: Hata etmek, yanılmak.

hatar: 1.Hiza, sıra, dizi, saf. 2.Bir arada bulunan evler, sıra sıra evler. 3.Hayvan veya taşıt di­zi­­si; katar.

hatar-hatar: 1.Katar katar. 2.Saf saf, dizi dizi.

hatda (hatdaa): 1.Hatta. 2.Bile.

hatır (haatır): 1.Hatır, gönül. 2.Say­­gı, hür­­met.

             h. et-: Hürmet etmek, saygı gös­ter­mek.

hatıra (haatııra): 1.Hatır. 2.Anı, hatıra.

hatırcem (haatıırcem): Sakin, din­gin, te­lâşsız, endişesiz.

             h. bol-: Sakin olmak, endi­şe­len­memek.

hava: Evet, tabiî, elbette.

hayal: Hızlı değil, yavaş, ağır. 

             h. et-: Gevşek davranmak, ya­vaş hareket etmek.

hayat (haayat): Avlu, duvarla çev­ril­miş bah­çe.

haybat: Tehdit, gözdağı.

haybat at-: 1.Çatmak, sataşmak. Tehdit etmek, gözdağı vermek.

haybatlı: Heybetli.

hayda-: 1.Çabuk davranmak, hızlı ha­re­ket etmek, çabuk gitmek. 2.Hızlı yü­rümek, koşmak.

hayın (haayın): Hain.

hayıp: bk. hayp.

hayır: Hayır, iyilik.

hayış (haayış): İstirham, rica, te­men­ni.

             h. et-: Rica etmek.

hayp: 1.Yazık. 2.Beyhude, boş ye­re.

haypı gel-: Acımak.

hayran (hayraan): 1.Şaşırma, şaş­kına dön­­me, şaşırıp kalma. 2.Hay­ran.

             h. et-: 1.Hayran etmek, büyü­le­mek. 2.Şaşırtmak.

             h. eyle-: 1.Hayran etmek, bü­yü­­le­­mek. 2.Şaşırtmak.        

hayran gal- (hayraan gaal-): 1.Hay­­­ran kalmak, büyülen­mek. 2.Şaşmak, şaşır­mak.

haysı: Hangi.

hayvan (hayvaan): Hayvan.

hazan: Hazan, güz.

hazına (hazıına): Hazine, define.

hä (hää): Evet, ha.

häkim (hääkim): Hükümdar, yurt sa­hi­bi, hakimiyet sahibi.

häli-häzir (hääli-hääzir): Şimdi, bu gün, hâ­len, şu anda.

häli-şindi (hääli-şindi): Tekrar tekrar, ar­ka arkaya, arasını kesmeden, de­­vam­lı, sık sık.

hälki (häälki): Evvelki, önceki.

häsiyet (hääsiyet): Huy, tabiat, ka­rak­ter.

häsiyetlendir- (hääsiyetlendir-): Va­­sıf­lan­­dır­mak, ni­­te­lendir­mek.

häsiyetlendiriş (hääsiyetlendiriş): Ni­te­len­dirme, va­sıf­lan­dır­ma.

häzir (hääzir): 1.Hâlen, hâlihazırda, şu anda, bu gün. 2.Az önce, de­min, yeni.

hekaya (hekaaya): Hikâye.

hekim (hekiim): Hekim, doktor.

heläk (helääk): Helâk, ölme, yok olma.

             h. bol-: Ölmek, helâk olmak, yok olmak.

             h. et-: 1.Öldürmek, helâk et­mek, yok etmek. 2.Boş yere ça­lıştırmak, eziyet etmek, a­zap çe­ktirmek.

hem: Bile, dahi, de, da.

hemişe (hemiişe): Devamlı, daima, sü­rek­li, hep.

hemişelik (hemiişelik): Devamlılık, daimîlik, süreklilik.

hemle: 1.Tehdit. 2.Hücum.

hemme: 1.Herkes. 2.Her, bütün, hep.

hemmesi: Hepsi.

hemra (hemraa): Yoldaş, arkadaş, dost, sır­daş.

heniz (heniiz): 1.Henüz, daha, şu ana ka­­dar. 2.Hâlâ, şu anda.

heñ: Hava, melodi, nağme, güzel ses.

hepde: Hafta.

her: Her, hep.

heran-haçan (heraan-haçan): 1.Her za­man, sü­rekli, hep. 2.Ne zaman.

hereket: Hareket, kıpırdı, kımıltı.

             h. et-: Hareket etmek, kımıl­da­­mak, kıpırdamak.

her haysı: Her biri.

her kes: Herkes.

her kim: 1.Herkes. 2.Herhangi bir kim­se.

her kimse: 1.Herkes. 2.Hangi kişi, kim.

hersi: Her biri.

heser: Heyecan, coşkunluk, coşku.

hesip (hesiip): Başkalarından üstün yan­ları olan kimse; seçkin, mümtaz.

hesret: Acı, keder, elem.

hey: Hey!

hezil: 1.İlginç, enteresan. 2.Çok i­yi. 3.Zevk, haz, keyif, neşe.

hezzet: Saygı, hürmet.

hez­zet-hormat: Saygı, hürmet.

hıcuv: Şevk, azim, gayret, coşku.

hıcuvlı: Şevkli, azimli, gayretli.

hırıdar (hırııdaar): 1.İstekli, talip. 2.Muh­­­taç, ihtiyacı olan. 3.Me­rak­lı, he­vesli, heves eden.

hırrıldat-: Hırıldatmak.

hısar (hısaar): Hisar, kale.

hısırda-: Uğraşmak, çabalamak.

hıyal (hıyaal): Hayal, hülya.

hızmat: Hizmet.

             h. et-: Hizmet etmek.

hız­mat­kär (hız­mat­käär): Hizmetçi.

hicran (hicraan): Hicran, ayrılık.

hiç (hiiç): 1.Hiç. 2.Hiçbir zaman, as­­lâ.                        

hiç haçan (hiiç haçan): Hiçbir za­man, aslâ.

hiç haysı (hiiç haysı): Hiçbiri, hiç­bir.

hiç kes (hiiç kes): Hiç kimse, hiçbir kim­se.

hiç kim (hiiç kim): Hiç kimse, hiçbir kimse.

hiç kimse (hiiç kimse): Hiç kimse, hiç­bir kim­se.

hiç zat (hiiç zaat): Hiçbir şey.

hil (hiil): 1.Şekil, biçim. 2.Çeşit, tür.

Hindi: Hint.

Hindistan: Hindistan.

hiñlen-: Mırıldanmak.

ho: 1.Bu, şu, o. 2.İşte.

hocalık: Ekonomi.

hocayın: 1.Sahip, malik. 2.(Ev) sa­hi­bi. 3.Patron. 4.Ağa, bey.

hol: 1.Şu, bu, o. 2.İşte.

hopuk-: 1.Tıkanmak, nefes nefese kal­mak, bunalmak, boğulmak, sı­kış­mak. 2.Korkmak, ürk­mek, yıl­mak.

hor (hoor): Zayıf, cılız, kuru.

             h. bol-: Eziyet çekmek.

             h. et-: Eziyet etmek, sıkıntı çek­tirmek.

horcun: Heybe, torba.

horla- (hoorla-): 1.Eziyet etmek, sı­kıntı ver­mek. 2.Zayıf düşür­mek, zayıflatmak.

horlan-: Horultulu ses çıkarılmak, horlanmak.

hormat: Hürmet, saygı.

             h. et-: Hürmet etmek, saygı gös­termek.

hormat goy-: Hürmet göstermek, saygı duymak.

hossar (hoossaar): 1.Akraba, hı­sım. 2.Bi­ri­nin malını yöneten kimse; vasi.

hoş: 1.Hoş, iyi, güzel. 2.Tamam, pe­ki.

hoşal (hoşaal): Memnun, mutlu.

             h. bol-: Memnun olmak, mut­lu­luk duymak.

hoşlaş-: Vedalaşmak.

hoşlaşık: Veda.

hoşniyet: İyi niyet.

hova (hovaa): Hava (meteorolojiyle ilgili olan).

hovalan- (hovaalan-): Havalanmak, coş­­mak.

hovandar (hovandaar): Destekçi, yar­dım­cı, yardım eden.

hovatır (hovaatıır): Evham, şüphe, kuş­ku.

             h. et-: Şüphelenmek, kuşku­lan­­mak.

hovla-: Şüphelenmek, kuşkulan­mak, en­di­şelenmek, endişeye ka­pılmak, telâşlanmak.

hovlı: Avlu.

hovluk-: Acele etmek, çabuk dav­ran­mak, telâşlanmak.

hovp: Korku.

hovsala: Endişe, evham, kuşku, şüp­he.

hovur: Sıcaklık, hararet, ısı.

hovuz: Havuz.

hödür: İkram, sunma, verme.

             h. edil-: İkram edilmek, su­nul­mak, verilmek.

             h. et-: İkram etmek, sun­­mak, ver­mek.

hödürle-: İkram etmek, sunmak.

hökman (hökmaan): Kesinlikle, mut­laka, muhakkak.

hökmünde: Hükmünde.

höküm: 1.Emir. 2.Hüküm.                         

             h. et-: Hükmetmek.

hökümet: Hükümet.

hökümli: Hakim, söz geçiren, hük­me­den.

hörek: Yemek, yiyecek, gıda.

höves: Heves, arzu, istek.

             h. et-: Heves etmek, arzula­mak, is­temek.

hövür: Yoldaş, dost, arkadaş, ah­bap.

             h. bol-: Yoldaş olmak.

hövürdeş: Yoldaş, arkadaş.

hövürtğe: Yuva.

Huday (Hudaay): Allah, Hüda.

hudayyolı (hudaayyoolı): Allah i­çin ke­si­len kurban.

hukuk (hukuuk): Hukuk, hak.

hum: Büyük testi, küp.

hurma: Hurma.

husıtlık (husııtlık): Cimrilik, pin­tilik.

huş (huuş): Akıl, şuur.

hut: 1.Asıl, tam. 2.Kendi, bizzat.

hut özi (hut öözi): Kendi, kendisi, biz­zat kendi.

huzur (huzuur): Karşı, ön, huzur, kat.

hücüm: 1.Hamle, hücum, baskın, sal­dı­rı, taarruz. 2.Atılım, ça­ba.

             h. edil-: Hücum edilmek, sal­dı­­rıl­mak.

             h. et-: Hücum etmek, saldır­mak.

hünär (hünäär): Sanat, meslek.

hünci: İnci.

hünkär (hünkäär): Hünkâr, padi­şah.

hütdük: 1.Kulübe. 2.Evceğiz, kü­çük ev.

hüvdi: Ninni.

hüvdüle-: Ninni söylemek, ninni söy­le­ye­rek uyutmak.

hüvi: Puhu kuşu.

 

-I-

 

ıbarat (ıbaarat): İbaret.

ığlan (ığlaan): İlân, duyuru.

ığşılda-: Hışırdamak.

ığtıyar (ığtıyaar): 1.İcazet, izin. 2.İh­tiyar, karar.

             ı. et-: Hükmetmek.

ıhlas (ıhlaas): 1.Gayret, çaba, azim. 2.İti­na, özen. 2.Heves.

             ı. et-: Gayret etmek, çabala­mak.

ık (ıık): 1.Rüzgârın estiği yön. 2.E­vin rüzgâr almayan tarafı.

ıkbal (ıkbaal): Talih, kader, baht, ikbal.

ıkcam: 1.Sağlam, metin. 2.Çalış­kan, gay­retli, azimli, hamarat.

ıkdısadı (ıkdısaadıı): İktisadî, eko­no­mik.

ıkrar (ıkraar): Vaat, verilmiş söz,    a­hit.

             ı. et-: Kabul etmek, onayla­mak.

ılahı (ılaahı): İlâhî.

ı­lay­ta da (ı­laay­ta daa): Özellikle,   ö­zellikle de.

ılğa-: Koşmak, koşarak yürümek.

ılğaş-: Koşuşmak.

ılham: İlham.

ılım: İlim.

ımarat (ımaarat): İmaret; yok­sul­lara yardım amacıyla yapılmış çok odalı ev.

ımsın-: Ummak, ümitlenmek, ümit et­mek.

ınam: 1.İtibar. 2.İtimat, güven.

             ı. et-: İtimat etmek, güven­mek, inanmak.

ınamsızlık: Güvensizlik, emniyetsiz­lik.

ınan-: İnanmak, itimat etmek, gü­ven­mek.

ınanç: 1.İnanç. 2.Güven, itimat.

ıncal- (ııncal-): Teskin olmak, yatış­mak, sakinleşmek, huzura ka­vuş­mak, rahat etmek.

ıncalıksız (ııncalıksız): Kaygılı, ra­hatsız, hu­zur­suz, bezgin, bık­kın.

ıncat-: Acıtmak, incitmek, kırmak, gü­cendirmek.

ıncıt-: Acıtmak, incitmek, kırmak, gü­cendirmek.

ınha (ınhaa): İşte.

ınkılap (ınkılaap): İnkılâp, devrim.

ınsan (ınsaan): İnsan.

ınsap (ınsaap): İnsaf, vicdan.

             ı. et-: İnsaf etmek, insaflı dav­ranmak.

ır-: 1.İkna etmek, inandırmak. 2.Ge­çir­mek. 3.Bir işi sonuçlan­dı­rıncaya kadar bırakmamak.

ıran-: Sallanmak, sarsılmak, ırga­lan­mak.

ırañ at-: Sallanmak, sarsılmak, den­ge­si­ni yitirmek.

ırım: Gelenek, görenek.

ırsara- (ırsaara-): Sebepsiz yere ça­lış­mak, boş yere çalışmak.

ıs (ııs): Güzel koku, rayiha, ıtır.

ıs-: Hareket etmek/kımıldamak için gü­cü olmak.

ısğa- (ıısğa-): Koklamak.

ısğın: Güç, kuvvet, takat.

ıslı (ııslı): Güzel kokulu.

ısnat (ısnaat): Maskara, rezil, şe­refsiz.

ıssı: 1.Sıcak. 2.Sıcak, sevgi dolu.

ışarat (ışaarat): İşaret.

ışık: Işık.

ışıkla-: Bir şeyin aralığından giz­lice bakmak, dikizlemek.

ışık sal-: Işımak, ışık saçmak.

ışk: Aşk, sevgi.

ız (ıız): 1.İz, geri, art, arka. 2.Eser, iz.

ızalı (ızaalı): Acılı, ağrılı, sızılı.

ızarla- (ıızarla-): 1.İzini sürmek, ta­kip etmek. 2.Aramak.

ızla- (ıızla-): İzine düşmek, izini sür­mek, takip etmek, arkasına düş­mek, izlemek.

ızzatlı: İzzetli, aziz.

 

 

-İ-

 

i-: İmek.

ibalı (ibaalı): 1.Ölçülü. 2.Utangaç, çekin­gen, sıkılgan.

iber- (iiber-): Göndermek, yolla­mak, sev­ketmek.

: İç.

iç-: İçmek.

içeri: Yaşanan yer, yaşanan yerin i­çi, içeri.

içil-: İçilmek.

içit: İçecek.

ide- (iide-): 1.Bakmak, gözetmek. 2.A­­­raş­tırmak.

ideal: İdeal.

idili (iidili): Güzel, iyi, muntazam, mü­kem­mel, eksizksiz, tam.

iğde: İğde.

iğen- (iiğen-): 1.Sızlanmak, yakın­mak. 2.Ho­murdanmak, mırıl­dan­mak, se­bepsiz yere çıkış­mak.

iğli (iiğli): Hastalıklı, cılız, zayıf, güç­süz.

iki: İki.

ikilik: 1.İkili. 2.İkilik.

ikinci: İkinci.

ikinciden: İkinci olarak.

ikindin (ikindiin): İkindi sonu, ak­şam suları, grup vakti.

ikindinara (ikindiinaara): İkindi vak­­ti, ikindi olduğu zaman.

il (iil): 1.Halk. 2.Millet. 3.Elâlem, el, başkası. 4.Ülke, yurt, va­tan.

             i. bol-: Uyuşmak, bütünleş­mek.

il- (iil-): İlişmek, yapışmak, tutun­mak.

ilat (iilaat): Ahali, halk, insanlar.

ilçi (iilçi): Büyük elçi, elçi.

ildeş (iildeş): Vatandaş, yurttaş, ay­nı ülkeden olan.

ileri: 1.İleri, ön. 2.Güney.

ilki: 1.Önce, ilk. 2.İlk defa. 3.Ön­celikle, her şeyden önce.

ilkinci: Birinci, ilk.

iman (iimaan): İman.

imperiya: İmparatorluk.

in- (iin-): İnmek.

incik (iincik): Baldır, bacak.

incir: İncir, incir ağacı.

inçe (iinçe): İnce.

indi: 1.Şimdi, şu anda, bu gün, hâ­lâ. 2.Bun­dan böyle, artık.

indiki: Gelecek, gelecekteki, ile­ri­de­ki, önü­müzdeki.

individual: Bireysel, kişisel.

ine: İşte.

iner: Epeyce büyümüş erkek deve yav­ru­su.

ini: Bir kimsenin kendinden küçük olana hitap ederken kullandığı kelime; kardeş.

injener: Mühendis.

intizar (intizaar): Gözü yolda olan, bek­­leyen.

: En (kendisinden sonra gelen ke­li­me­nin anlamını güçlen­dirir).

iñkis (iñkiis): Kuşku, şüphe, endişe.

iñle-: İnlemek.

İñlis: İngiliz.

ir (iir): Erken.

ir- (iir-): Yorulmak, bıkmak, usan­mak, bez­mek.

ir bilen (iir bilen): Sabah­le­­yin, sa­bah er­kenden.

irden (iirden): 1.Erken, erkenden. 2.Sa­bah­leyin.

irğinsiz (iirğinsiz): Durup dinlen­me­­den, aralıksız, sürekli.

ir-iymiş (iir-iymiş): Türlü meyveler, mey­veler.

irki (iirki): 1.Sabahki. 2.İlk.

irkil-: Uyuklamak, uyumak.

irkiliş-: Birlikte uyuklamak.

isle-: İstemek, dilemek, arzu et­mek.

isleğ: İstek, dilek, arzu, heves.                        

iş (iiş): İş, çalışma.

işan (iişaan): Molladan sonra gelen din adamı.

işçi (iişçi): İşçi.

işdä (işdää): İştah.

işik (iişik): 1.Kapı. 2.Eşik.

işle- (iişle-): Çalışmak.

işleyiş (iişleyiş): Çalışma.

it: Köpek, it.

iy-: Yemek, yeme işini yerine ge-tirmek.

iyil-: Yenilmek.

iyiş: Yiyiş, yeme.

iym: Yem.

iymit: Yiyecek, besin, gıda.

iyul: Temmuz.

iyun: Haziran.

 

-J-

 

jan­r: Usul, tarz.

jurnal: Dergi.

-K-

            

kabinet: 1.Çalışma odası. 2.Ma­kam odası. 3.Kabine.

kabul (kabuul): Kabul.

             k. et-: Kabul etmek.

             k. eyle-: Kabul etmek.

kada (kaada): Kaide, kural, pren­sip, il­ke.

kadır (kaadır): Güç­lü, kudretli, ka­dir.

kağız (kaağız): Kâğıt.

kak-: 1.Kakmak, çarpmak, vur­mak. 2.Çalmak, tıklatmak (ka­pı).

kaka (kaaka): Baba, peder.

kaklış-: 1.Değmek, dokunmak, te­mas et­mek. 2.Sıyırmak.

kalp: Kalp, gönül, yürek.

kanal: Kanal.

kanun (kaanuun): Kanun, yasa.

kapitan: 1.Yüzbaşı. 2.Ko­mutan. 3.Kap­tan.

karam (karaam): 1.Hileli. 2.Hile, al­dat­ma.

             k. et-: Hile yapmak.

karar I (karaar): Karar.

karar II (karaar): Sabır, takat.

karara gel- (karaara gel-): Belli bir so­nuca ulaşmak, karar ver­mek.

karı (kaarı): Kur'ân'ı ezbere oku­ma­sını bilen; hafız (çoğunlukla kör ha­fız hakkında).

karta: 1.Harita. 2.Ekili alan.

karz: Borç, görev.

kasam: Yemin, ant.

             k. et-: Yemin etmek.

kast: Kasıt, kötü niyet, hıyanet, bi­rinin aleyhinde olma.

             k. edil-: Kastedilmek, el uza­tıl­mak, tecavüz edilmek.

             k. et-: Kastetmek, el uzatmak, te­ca­vüz etmek.

kayıl (kaayıl): Razı.

             k. bol-: Razı olmak.

kaza (kazaa): 1.Takdir, alın yazısı. 2.Ye­­rine ge­tirme. 3.Birden,   a­ni­den, an­sızın.

             k. et-: Ölmek. 

kä (kää): Kâh, bazen.

käbir (kääbir): Bazı.

kädi (käädi): Kabak.

kämahal (käämahal): 1.Bazen, bazı va­kit. 2.Bir zaman, bir vakit.

kämil (käämiil): Kâmil, olgun.

kämillik (käämiillik): Yetişkinlik, ol­gun­luk, mükemmellik.

kän (kään): Çok, fazla.

kär (käär): 1.Meslek. 2.İş, vazife, gö­rev. 3.Sanat.

             k. et-: Etkilemek, tesir etmek.

käse (kääse): Kâse, bardak.

käsi (kääsi): Bazısı.

käte (kääte): Bazen, zaman zaman, ara­da sırada.

käyin- (kääyin-): Sızlanmak, yakın­mak, yan­­mak.

käşğä (kääşğä): Keşke.

kebap (kebaap): Kebap.

kebelek: Kelebek.

kebze: Sırt, arka.

keç: İnatçı, dik kafalı, söz dinle­mez, ters.

keçe: Keçe.

kel: Uyuz, kel.

kelle: Baş, kelle, kafa.

kem: 1.Az, eksik, noksan. 2.Fena, kötü.

kem­-: Küçültmek, azaltmak, kıs­mak.

kemal (kemaal): Kemal, yetişme, ol­gun­laş­ma.

kemallı (kemaallı): 1.İyi, hoş. 2.Ye­terli, dolgun.

kemer: 1.Kemer. 2.Çevre.

kem-kemden: 1.Yavaş yavaş, azar a­zar. 2.Git­gide, gittikçe.

kempir: Yaşlı kadın.

kemsin-: 1.Gücenmek, darılmak, kı­rıl­mak. 2.Alçalmak, baya­ğı­laş­­mak.

kenar (kenaar): 1.Kıyı, kenar. 2.Sa­­­hil, kı­yı, yalı.

kepbe: Muntazam yapılmamış ev, evce­ğiz, çardak.

kepderi: Güvercin.

kepen: Kefen.

ker: Sağır.

keramat (keraamat): Mucize.

keramatlı (keraamatlı): 1.Mukad­des, kutsal. 2.Kutlu. 3.Mu­ci­zeli.

kerim (keriim): Cömert, eli açık, ik­ramı se­ven.

kerpiç: Tuğla.

kersen: 1.Ağaçtan oyularak yapı­lmış bü­yük çanak/tabak. 2.Çu­kur.

kerven: 1.Kervan. 2.Katar.

kes-: Kesmek.

kese: 1.Yatay, yan. 2.Dış, dışarı. 3.Boy­dan boya, büsbütün.

kesek: Katılaşmış toprak parçası, kesek, tezek.

kesel: Hastalık, illet, maraz.

             k. bol-: Hasta olmak, hasta­lan­mak.

keselbent: Hastalıklı.

keselle-: Hastalanmak.

kesğitlen-: Belirlenmek.

kesğitli: Belirli, kesin, açık.

kesil-: Kesilmek.

kesir: Israrlı.

keş: Ark.

keşde: İşleme, nakış, dantel, örgü.

keşp: 1.Yüz. 2.Görünüş.

ketğu­da (ketğu­daa): 1.Ev sahibi. 2.Er­kek. 3.Tecrübe sahibi yaş­­­­lı.

keyercekle-: Etrafına bakınmak, çev­re­si­ne ba­­kın­mak.

keyik: Ceylan.

keyp:  Keyif, neşe, sefa, zevk.

             k. et-: Eğlenmek, neşelenmek.

keyvanı (keyvaanı): Hanım, kadın.

kıl-: Yapmak, etmek.

kılın-: Yapılmak, edilmek.

kın (kıın): Zor, güç, çetin.

kırk: Kırk.

kırkıncı: Kırkıncı.

kısmat: 1.Kader, talih, baht. 2.Kıs­met.

kibi: Gibi.

kibit: Omuz.

kiçi: Küçük, ufak.

kim: Kim.

kimi: Bazısı, kimisi.

kimin (kimiin): Gibi.

kimse: Birisi, biri, bir kimse, kişi.

kir: Kir.

ki­şi: Kişi, kimse.

kitap (kitaap): Kitap.

kitüv: Öfke, gazap, kin, öç.

klas: Sınıf.

klub: Kulüp.

kolhoz: Kolhoz, kollektif çiftlik.

komandir: Komutan.

komissar: Komiser.

kov-: Kovmak, kovalamak.

kovala-: Kovalamak.

ko­vum: Akraba, yakın.­

kreslo: Koltuk.

krovat: Karyola, yatak.

köçe: 1.Cadde. 2.Sokak.

kök: 1.Kök. 2.Dip.

kök ur-: Kök salmak/atmak.

köl (kööl): Göl.

köleğe: Gölge.

kömek: Yardım, imdat, medet.

             k. et-: Yardım etmek.

kömür: Kömür.

köne (kööne): 1.Eski. 2.İhtiyar, yaş­lı. 3.Vak­ti geçmiş, eskimiş.

könel- (köönel-): Eskimek, yıpran­mak.

köñül: Gönül.

köp: Çok.

köpek: Erkek köpek.

köpel-: Artmak, çoğalmak.

köpelt-: Çoğaltmak, arttırmak.

köplük: Çokluk.

köp­ri: Köprü.

köpük: Köpük.

köpükle-: Köpüklemek.

köpyıllık: Çok yıllık.

kör (köör): 1.Kör, gözleri görme­yen. 2.Kör, iyiyi kötüden ayı­ra­­mayan, cahil.

köre- (kööre-): Alevlenmek, tutuş­mak, tutuşup yanmak.

körek (köörek): Henüz açılmamış pa­muk kozası.

körpe: En küçük, küçük, henüz büyü­me­miş, toy.

körük (köörük): Körük.

kösen-: Uzanmak, yatmak.

köşek (kööşek): Devenin bir ya­şına girmemiş yavrusu; köşek (ede­bî eser­lerde çoğunlukla sevi­len, hoş­­lanılan çocuk­lar ve genç­­ler i­çin kullanıl­mak­ta­dır).     

köşeşdir-: Teskin etmek, yatıştır­mak, sa­kinleştirmek.

köşk: Köşk.    

kötek: Dayak.

kövle-: Yolmak, kökünü koparıp çı­kar­mak.

kövüş: Kundura, iskarpin, ayakka­bı.

köy-: 1.Yanmak. 2.(Canı) yan­mak. 3.Bo­­şa çıkmak, geçersiz ol­mak.

köynek: Gömlek.                

köz (kööz): Köz, kor.

küke-: Güzel koku yaymak.

kükrek: Göğüs, bağır, gerdan, si­ne.

kükürt: Kibrit.

kül: Kül.

             k. et-: Kül etmek, toz etmek.

küle dön- (küle döön-): Küle dön­mek, un hâ­line gelmek.

kümüş: Gümüş.

kümüşleç: Gümüş renginde, berrak.

kün­ci: Susam.

küpür: Küfür.

küre: Tuğla pişirilen özel fırın, tuğ­la fı­rını.

küren tut-: Oymak oymak genişle­mek, aşi­ret aşiret çoğalmak.

kürs (< kürsii): Bü­yük arşın altında bu­lu­nan gök yüzü tabakası.

kürte: Kadınların başlarına atın­dık­ları kı­yafet, şal.

kütek: 1.Küt (bıçak vb.). 2.Aklı kıt, ge­ri zekâlı.

kütel-: Körelmek, körleşmek.

küy: 1.Düşünce, niyet. 2.Hayal.   3.A­kıl, fikir.

küyki: Kambur.

küyse-: 1.Arzu etmek, arzulamak, is­te­mek. 2.Özlemek, hasre­tini çek­mek.

küyze: Güğüm, testi.

 

-L-

 

lağl: Yakut.

lakam: Lâkap.

lak at- (laak at-): 1.Sohbet etmek, ko­nuş­­mak. 2.Söz etmek, bah­set­mek, değinmek. 3.Birine bir şey söy­­lemek. 4.Mırıldan­mak.

lak luk at-: Hapur hupur/şapır şu­pur ye­mek.

lal (laal): Dilsiz.

la­pı­keç (laa­pı­keç): Hayal kırıklığına uğramış, ümidi boşa çıkmış.

läle (lääle): Kırmızı çiçek, lâle.

länet (läänet): Lânet.

läş (lääş): Cansız vücut, ölmüş be­den, ceset.

lebiz: 1.Vaat, söz verme. 2.Yemin, ant. 

legenda: Efsane, menkıbe.

leylisaç: Salkım söğüt.

liriki: Lirik.

loh loh: Kahkaha.

             l. l. et-: Kahkahayla gülmek.

lomay: 1.Toptan, bütünüyle, hep. 2.Çok miktarda, bütün.

lovurda-: Işıldamak.

 

-M-

            

mağlumat (mağluumaat): 1.Bilgi, ma­­lûmat, haber. 2.Doküman, mater­yal.

mağtan-: Övünmek.

mahal: 1.Zaman, an. 2.Devir, çağ.

mahmal: Kadife.

mahsus (mahsuus): Özgü, ait.

maksat: Niyet, maksat, murat, a­maç, hedef.

mak­satlı: 1.Maksatlı, amaçlı.  2.Ka­sıtlı.

mal (maal): 1.Mal, büyük ve küçük­baş hay­van. 2.Mal, mülk.

mal­dar­çılık (maal­daar­çılık): Hay­van bakıcılığı, hayvan yetiş­ti­riciliği.

mal-gara (maal-gara): Büyük ve kü­çük­­baş hayvanların hepsi.

mallı (maallı): 1.Büyük ve küçük­baş hay­vanı olan. 2.Zengin, var­­lıklı.

mama (maama): 1.Anne anne; nine. 2.Yaşlı kadınlarla konuşurken kul­lanılan kelime; nine.

mamla (maamla): 1.Gerçek, haki­kat, doğ­ru. 2.Haklı.

manı (maanı): Mana, anlam.

manı çıkar- (maanı çıkar-): Mana çı­kar­mak, so­nuç çıkarmak, bel­li bir fik­re ulaşmak.

mañız: 1.İç, öz. 2.Ceviz, badem gi­bi mey­velerin çekirdeğinin içi.

mañlay: Alın.

maral: Dişi geyik, meral.

maslahat: Öğüt, nasihat, tavsiye.

maşğala: 1.Aile. 2.Çocuk, yavru.

maşın (maşıın): Araba.

ma­ta (ma­taa): Kumaş.

matlap: 1.Maksat, gaye, amaç, he­def. 2.E­mel, meram.

mavı (maavı): Mavi, gök.

may I: Mayıs.

may II: Fırsat.

maya I (maaya): Dişi deve, maya.

maya II (maaya): Sermaye, ana pa­ra.

maya III (maaya): Maya (yoğurt     i­çin).

mayka: Fanilâ.

maysa: Yeni yeşermeye başlayan ar­pa/buğ­day; hasıl.

maza (mazaa): Bir şeyden alınan lez­zet, zevk, haz, tat.

ma­zalı (mazaalı): Lez­zetli, zevkli, tat­lı.

mazar (mazaar): Kabir, mezar, tür­be, san­­duka.

mazmun (mazmuun): 1.Muhteva. 2.İ­çin­dekiler.

mähir: 1.Muhabbet, sevgi. 2.Şefk­at, mer­ha­met. 3.Nezaket, ince­lik.

mähriban (mähribaan): 1.Sevgili, çok se­vilen. 2.Öz, can.

mäkäm (määkääm): Sağlam, sıkı, kuv­vetli, muhkem.

mäle- (määle-): Melemek.

mälim (määlim): Malûm, belli, bi­linen.

             m. et-: 1.Bildirmek. 2.Belli et­­­m­ek, açığa vurmak. 3.Açık­la­­mak.

märeke (määreke): Topluluk, ce­maat, kalab­alık.

mäşe (määşe): Horoz (ateşli silâhlar için).

mätäç (määtääç): Muhtaç.

             m. bol-: İhtiyaç duymak, muh­­t­aç olmak

mätäçlik (määtääçlik): Fakirlik, yoksulluk.

meclis (mecliis): Meclis.

medeni (medenii): Kültürel, kül­tür­le ilgili.

medet: Destek, yardım.

medet ber-: Güç vermek, destek ver­­­mek.

meğer: Belki, muhtemelen, her hâl­de.

meğerem: bk. meğer.

mekan (mekaan): Mekân, yer, yurt.

mekdep: Mektep, okul.

mekgecöven: Mısır (yiyecek).

mekir: Kurnaz, sinsi, hilekâr.

mele: Sarıya çalan açık kahveren­gi; bej, kumral.

melek: Melek.

melhem: Merhem.

men: Ben.

men diyen: 1.Kendine güvenen, güç­­lü ol­duğuna inanan. 2.Seç­kin, kal­bur üstü, üstün.

menimsiremeklik: Kibirlilik, bü­yük­lük taslama.

men menlik: Kibirlilik, kendini bü­yük görme.

menşevik: Rus sosyal demokrat ha­re­keti içinde bolşevikliğe kar­şıt ola­rak gelişen akım yan­lısı; men­şevik.

menzil: Menzil.

meñiz: Beniz, yüz, çehre.                      

meñze-: Benzemek.

meñzeş: 1.Benzer. 2.Gibi.

meñzeşlik: Benzerlik.

meñzet-: Benzetmek.

mercen: Mercan.

merdan (merdaan): Yiğit, mert, ba­ha­dır.

merdana (merdaana): bk. mer­dan.

merdem: Yiğit, cesur, yürekli.

merğen: Nişancı, atıcı.

merği: Kolera.

mer­hu­m (mer­huu­m): Merhum, rah­met­li.

mermer: Mermer.

mert: Cesur, yürekli, cesaretli, yi­ğit, mert.

mertebe: 1.Erdem, fazilet. 2.Hay­si­yet, onur, şeref. 3.Mertebe, de­­­­rece. 4.Meziyet, üstünlük.

mertlik: Yiğitlik, mertlik.

mes: 1.Verimli (toprak). 2.Mutlu, ne­­şeli, keyifli.

mesele: Mesele, problem, sorun.

mese-mälim (mese-määlim): Apa­çık, besbelli.

mesğen: Mesken, ev.

meslik: 1.Güçlülük, kuvvetlilik. 2.Zen­­­­­­­ginlik. 3.Mutluluk, neşe­li­­lik.

meşğul (meşğuul): Meşgul.

meşğullan­- (meşğuullan-): Meşgul ol­mak, ilgilenmek, uğraşmak.

meşhur (meşhuur): Ünlü, tanınmış.

meşhurlık (meşhuurlık): Ünlü ol­ma, ta­nın­mışlık.

meydan (meydaan): Meydan, alan, sa­ha.

meyil: Bir şeye olan heves, istek, meyil.

             m. et-: Meyletmek, yönelmek.

meylis: Gönlü hoş etmek için ya­pı­lan top­lantı, dostlar top­lan­tısı, mec­lis.

mıdam (mıdaam): Her zaman, da­ima, de­­vam­lı, sürekli, hep.

mıdama (mıdaamaa): bk. mıdam.

mıdar (mıdaar): 1.Hayat, gün ge­çir­me, ya­­şayış. 2.Sabır, ta­ham­­mül, takat.

             m. et-: Sabretmek, dayanmak.

mıhman (mııhmaan): 1.Misafir, ko­­nuk. 2.Da­vetli.

             m. bol-: Misafir olmak, ko­nuk ol­mak.

mıhmansöyerlik (mııhmaansöyer­lik): Misafirperverlik.

mıhmansöyüci (mııhmaansöyüci): Mi­sa­firperver.

mıhmansöyücilik (mııhmaansöyü­ci­lik): bk. mıhmansöyerlik.

mılakatlı (mılaakatlı): 1.Sıcak, sa­mi­mî, içten. 2.Tatlı, müşfik, şef­katli.

mılayım (mılaayım): 1.Sıcak, sa­mi­mî, içten. 2.Serin (hava). 3.Gü­zel (ses). 4.Tatlı, hoş, se­vimli. 5.Yumu­şak.

mınasıp (mınaasııp): Münasip, uy­gun, lâyık.

mırat (mıraat): Arzu, istek, niyet, maksat, murat.

mısal (mısaal): Misal, örnek.

mıssık: 1.Taze. 2.Diri.

mış: Söylenti, şayia, rivayet.

mi­fo­logiya: Mitoloji.

millet: Millet, kavim, ulus.

milli (millii): Millî.

minit: Binek.

minnetdar (minnetdaar): Minnet­tar.

             m. bol-: Minnettar olmak, min­­nettarlık duymak.

minut: Dakika.

mirap (miiraap): Bir şehrin su iş­lerine bakan kimse, sucu.

miras (miiraas): Miras, tereke.

misli: Güya, sanki.

missioner: Misyoner.

miting: Miting.

mive (miive): Meyve.

mize- (miize-): Sarsılmak, gevşe­mek.

mol­la (mool­la): Molla, din adamı.

moncuk (mooncuk): 1.Boncuk. 2.Dam­­­la (su, yağmur).

motor: 1.Motor. 2.Traktör.

möcek (mööcek): Kurt (yırtıcı hay­van).

möhlet: Mühlet, süre, müddet.

möhüm: Mühim, önemli.

muğallım: Muallim, öğretmen.

muhabbet: Muhabbet, sevgi.

muhannes: Korkak, ödlek.

mukam (mukaam): Beste, ezgi, ma­kam.

mukdar (mukdaar): 1.Miktar. 2.Ke­­mi­yet, nicelik.

murt: Bıyık.

musulman (musulmaan): Müslü­man.

muşdak (muşdaak): Candan seven, hay­­ran, âşık, müştak, düşkün.

muzey: Müze.

mü­di­milik (mü­dii­milik): Ebedîlik, son­suzluk.

mülk: Mal, mülk.

mümkin (mümkiin): Mümkün.

mün-: 1.Binmek. 2.Üzerine çık­mak.

münder: Üst üste yığılmış olan, yığın, öbek.

müñ: Bin.

müñkür: Şüpheci.

müñläp (müñlääp): Binlerce.

müñze-: Yüklenmek, dayanmak, a­tıl­mak, ileri eğilmek.

müşk: Misk.

 

-N-

 

naçalnik: 1.Komutan. 2.Amir.

naçar (naaçaar): Naçar, aciz, ça­re­siz, za­vallı.

nadan (naadaan): Cahil, bilgisiz.

nadanlık (naadaanlık): Cahillik, bil­gi­sizlik.

nağış: Nakış, motif, desen.

nağma: 1.Nağme, ezgi, melodi. 2.Şi­­­­ir.

nahar: Yemek, aş.

na­har­la-: Yemek yedirmek, karnı­nı do­yur­mak.

naharlan-: Yemek yemek.

nakıl: Ata sözü, darbımesel.

nala- (naala-): 1.İnlemek, inil­de­mek. 2.Sız­­lanmak, yakınmak, ya­­nıp ya­kıl­mak, şikâyet et­mek.

namart (naamaart): Namert.

na­ma­z (namaaz): Namaz.

namaz oka- (namaaz oka-): Namaz kıl­mak.

namıs (naamıs): Irz, namus, iffet.

             n. et-: Utanmak, sıkılmak, çe­kin­mek.

nan (naan): Ekmek.

nar (naar): Nar.

nazar: Bakış, bakma, nazar.

nazar ayla-: Göz gezdirmek.

nazar sal-: Bakmak.

näçe (nääçe): 1.Nice. 2.Nasıl, ne bi­çim. 3.Ne kadar (çok). 4.Ne. 5.Kaç. 

nädoğrı (näädoğrı): 1.Doğru değil, yanlış. 2.Gerçek değil, yalan.

näğehandan (nääğehaandan): An­sı­zın, aniden, birden.

näğile (nääğiile): Memnun kalma­yan/ol­­ma­yan, hoşnut­suz, şikâ­yetçi.

nähak: 1.Haksız. 2.Doğru olma­yan, yan­lış. 3.Sebepsiz, gerek­siz, boş ye­re, yersiz. 

nähili (näähili): Nasıl, ne kadar, ne gibi.

nähoş (näähoş): Rahatsız, hasta.

näler (nääler): Neler.

näme (nääme): 1.Ne. 2.Nasıl.

närazı (nääraazı): Rızasız, razı ol­ma­yan, memnun olmayan.

nät- (näät-): Ne yapmak/etmek.

nätanış (näätanış): Meç­hul, tanı­ma­dık

näz (nääz): 1.İşve, cilve. 2.Naz, kap­­ris.

             n. eyle-: Naz etmek, nazlan­mak.

näzik (nääzik): Nazik, ince, kolay kı­rılan.

ne: Ne.

nebis: Nefis, nefs, kendi.

nebit: Petrol.

neğada (neğaada): Bazen, arada sı­rada.

nem: 1.Nem, ıslaklık. 2.Göz yaşı. 3.Yağ­­mur.

neneñ: Nasıl.

nepis (nepiis): Nefis, güzel, zarif.

ner: bk. iner.

nesihat (nesiihat): Nasihat, öğüt.

nesil: Nesil, soy, soy sop.

nesip (nesiip): Nasip, kısmet.

netice (netiice): Netice, sonuç.

neyle-: Ne yapmak, ne etmek.

nığmat: 1.Yiyecek. 2.Tat, lezzet.

nışana (nışaana): 1.Nişan, hedef. 2.He­def tah­tası. 3.Hedef,       a­maç.

nice: Nice, çok.

niçik: Nasıl.

nika (nikaa): Nikah.

nikala- (nikaala-): Nikahlamak.

nikap (nikaap): Perde, örtü.

nil (niil): Namlu.

nire (niire): Nere.

niyet: Niyet.

nobat (noobat): Sıra, nöbet.

noğsan (noğsaan): Eksik, noksan, ku­sur.

noğsansız (noğsaansız): Eksiksiz, nok­san­sız, kusursuz.

noğul: Doğu ülkelerine özgü, yumu­şakça bir tatlı türü. 

nohut: Nohut.

nokat: Nokta.

nöker: Hizmetçi.

nur (nuur): Işık, nur.

nurana (nuuraana): Işık saçan, pa­rıl­da­yan, nurlu.

nurbat: 1.Cıvata, vida. 2.Düğme (rad­­yo için).

 

-O-

 

oba (ooba): Köy, oba.

obaçılık (oobaçılık): 1.Köy toprağı, kö­ye ait toprak. 2.Köylerin çok ol­du­ğu yer, birkaç köy bu­lunan yer. 3.Köy hayatıyla il­gili âdet, ge­le­nek.

obadaş (oobadaş): Köydeş, aynı köy­den olan, köylü.

ocak (oocak): Ocak.

ocar: Kumluk yerlerde yetişen ve odun olarak kullanılan küçük yapraklı bir ağaç.

oda ur- (ooda ur-): Heba etmek, çar­çur et­mek, yele vermek.

odun (oodun): Odun.

ofitser: Subay.

oğlan: 1.Oğlan. 2.Çocuk.

oğlanlık: Çocukluk.

oğrın (oğrıın): Gizli, gizlice.

oğşa-: Okşamak, öpmek.

oğul: Oğul, erkek çocuk.

oğul-gı­z (oğul-gıı­z): Çocuk, zürri­yet, nesil.

oğurlık: 1.Hırsızlık. 2.Çalınmış mal.

ok: Mermi, kurşun.

oka-: Okumak.

okal-: Okunmak.

okaş: Okuyuş.

okgunlı: Çok çabuk hareket eden, ateşli, coşkulu, şevkli.

okı-: Okumak.

okıcı (okııcı): Okuyucu, okur.

okla-: Atmak, fırlatmak.

okop: Siper.

oktyabr: Ekim (ay).

okuv: 1.Okuma, tahsil, öğrenim. 2.Ders.

okuvçı: Öğrenci, talebe.

ol: O.

ol-: Olmak (20. yüzyıl önce­si­ne ait Türkmence metinlerde "bol-" ya­nın­­da "ol-" fiili de kul­lanılmış­tır).

olar: Onlar.

olca: 1.Kâr, kazanç. 2.Ganimet (sa­vaş­ta).

omaça: Uyluk kemiği, but/kol kemi­ği.

omur-: Kırmak, koparmak, kırıp      a­yır­­mak, ikiye ayır­mak/böl­mek.

omza-: Atılmak, yüklenmek.

on (oon): On.

onda: 1.Onda. 2.Orada. 3.O za­man.

ondan: 1.Ondan. 2.Oradan.

onlarça (oonlarça): Onlarca.

onsoñ: Sonra, sonradan, daha sonra, on­dan sonra.

onyança (onyaança): O anda.

: Hayırlı, faydalı.

oñ-: 1.Yapmak, etmek. 2.Geçin­mek.

oñat: İyi, güzel, münasip, uygun.

oñın (oñıın): Güzel, iyi, doğru.

oñlı: 1.İyice, güzelce, yeterince, tam. 2.Dürüst, namuslu.

oñsuz: Hayırsız, faydasız.

or-:  Biçmek.

orak: 1.Orak. 2.Hasat (mevsimi).

oral ayal (oral ayaal): Yaşlı kadın.

orayanı (oraayanı): Pempe.

orden: Nişan.

orna-: 1.Yerleşmek, kök salmak. 2.Et­ki et­mek.

orta: Orta.

orta at- (ortaa at-): Ortaya koy­mak, be­lirt­mek.

ortaça: Orta derecede, orta.

orun: Yer.

ot (oot): Ateş, od.

ot: 1.Ot. 2.Yem, hayvan yemi.

otağ: Oda.

otır (otıır < oturar): Oturur, oturu­yor.

otla- (ootla-): Yakmak, tutuştur­mak.

otlı (ootlı): 1.Ateşli. 2.Tren.

otpa­raz­lık (ootpa­raz­lık): Ateşpe­rest­lik.

otryad: 1.Ekip, takım. 2.Bölük, tim.

otur-: 1.Oturmak. 2.Durmak (yar­dım­cı fi­il).

oturğıç: Sandalye, iskemle, tabure.

oturıl-: Oturulmak.

oturımlı: Yerleşik, göçebe değil.

otuz: Otuz.

ovadan: 1.Güzel, alımlı, şirin. 2.Za­rif, şık.

ovaz (ovaaz): 1.Ses, seda. 2.Melodi, nağ­­­me. 3.Güzel/hoş ses.

ov­lak: Oğlak.

ovsun-: 1.Coşmak, kükremek, kö­pürmek. 2.Dalgalanmak.

oy-I (ooy): Fikir, düşünce.

oy-II (ooy): Çukur, çukurluk.

oya bat- (ooya bat-): Düşünceye dal­mak.

oyan-: 1.Uyanmak. 2.Ortaya çık­mak, türemek.

oyar-: 1.Uyandırmak. 2.Canlandır­mak, güçlendirmek.

oyat-: Uyandırmak.

o yer: Ora.

oyla- (ooyla-): Düşünmek.

oylan- (ooylan-): Düşünmek.

oyna-: 1.Oynamak. 2.Şaka yapmak, dal­ga geçmek, eğlenmek.

oynaş-: Oynaşmak.

oyun: 1.Oyun. 2.Şaka.

oyunçı: 1.Oyuncu. 2.Şakacı.

oz-: Geçmek, geride bırakmak, ya­rı­şı ka­zanmak.

ozal: 1.Daha önce/evvel, önce. 2.Ön­ce­leri.

ozdur-: 1.Öne geçirmek. 2.Öne geç­mek.

ozokerit: Ozokerit, yer mumu.

 

 

-

 

öç (ööç): Öç, intikam.

öç-: Sönmek.

öçür-: Söndürmek.

ökce: Ökçe.

ökde: 1.Usta, mahir, becerikli, eli yat­kın. 2.Üstün.

öküz: Öküz, boğa.

öl (ööl): Islak, nemli.

öl-: Ölmek.

ölçe-: 1.Ölçmek. 2.Kıyaslamak.

ölçeğ: 1.Ölçek. 2.Ölçü.

öldür-: Öldürmek.

öli: Ölü.

ölinçä (öliinçää): Ölünceye kadar,  ö­mür boyu, daima, sürekli, hep.

ölüm: Ölüm.

ömür: 1.Ömür, hayat. 2.Ömür bo­yu, da­i­­ma, devamlı, sürekli. 3.Hiç, hiç­bir zaman, aslâ.

ömürbakı (ömürbaakı): Ömür bo­yu, da­i­ma, devamlı, sürekli,  e­be­di­yen.

ömürboyı: Ömür boyu, daima, de­vam­lı, sü­­rekli.

ömürlik: Müebbet, ebediyen, da­i­ma, her zaman, ömür­lük.

ön- (öön-): 1.Doğmak, meydana gel­­­mek, türemek. 2.Ürün ver­mek, bit­­mek, yetişmek.

öndür- (ööndür-): Üretmek, yetiş­tir­mek.

öndürici (ööndürici): Üretici, yetiş­tir­ici.

önüm (öönüm): Ürün, mahsul.

öñ: 1.Ön, ön taraf, ileri. 2.İlk. 3.Ön­ce, ön­celeri, başta.

öñki: Sabık, önceki, daha önceki.

öñürti: 1.Daha önce, daha evvel. 2.Ön­ce, evvel.

öp-: Öpmek.

örän (örään): 1.Çok, fazla. 2.İyi­ce, ol­duk­­ça.

öri (ööri): Mera, otlak.

örk: İp, bağ, örk.

örküç: 1.Hörgüç. 2.Kambur.

ös- I: 1.Büyümek, gelişmek. 2.Ge­niş­le­mek, kabarmak.

ös- II: Esmek, hafifçe esmek.

ösdür-: 1.Büyütmek, yetiştirmek. 2.Ge­liştirmek.

ös­dü­ri­l-: 1.Büyütülmek, yetiştiril­mek. 2.Ge­liştirilmek.

ösümlik: Bitki.

ösüş: Geliş­me, büyüme.

öt-: 1.Geçmek. 2.(Dünyadan) geç­mek, ölmek.

ötäğit- (ötääğit-): Varıp gitmek, ge­çip gitmek, uzaklaşmak.

öten: Geçen, geçmiş.

ötül-: Geçilmek.

öv-: Övmek, methetmek.

övği: Övgü, medih, sitayiş.

övran-övran(övraan-övraan):  1.Bir kaç defa. 2.Tek­­rar tek­rar. 3.Art arda.

övren-: 1.Öğrenmek. 2.Alışmak.

övrendekli: 1.Alışılmış. 2.Müzmin, kronik.

övreniş-: Doymak, bıkmak.

övret-: Öğretmek.

övrül-: Dönmek, çevrilmek.

övşün: Şule, ışık, parıltı.

övşün at-: Parıldamak, ışık saç­mak.

övün-: Övünmek.

övür-: Çevirmek, döndürmek.

övüs-: 1.Esmek. 2.Renkten ren­ge/şe­kil­den şekle girmek, parıl­da­mak.

övüşğin: Parıltı, ışık.

övüt: Öğüt, nasihat.

övüt ber-:  Öğüt vermek, nasihat et­mek.

öy: Ev.

öyer-: Evermek, evlendirmek.

öykele-: Gücenmek, darılmak, kırıl­mak.

öykesiz: Öfkesiz, dargın/kırgın de­ğil.

öylen-: Evlenmek.

öylendir-: Evlendirmek.

öyme: Eşarp, şal.

öyt-: 1.Sanmak, zannetmek. 2. ... di­ye dü­şünmek.

öyüt-: bk. öyt-.

öz (ööz): 1.Kendi. 2.Öz, asıl.

özara (öözaara): 1.Kendi içinde. 2.Kar­­şı­lık­lı.

öz­başdak (ööz­başdak): Bağımsız, müs­­takil, hür, özgür.

Özbek: Özbek.

öz­boluşlı (ööz­boluşlı): Özgün, fark­lı.

özen: Öz, iç.

özğe: 1.Başka, başkası, diğer, öte­ki, öbür. 2.Yabancı, başkasına a­it.

özğerişlik: Değişiklik.

öz-özünden (ööz-öözünden): Kendi­li­ğinden.

 

 

   -P-

 

pağta: Pamuk.

pağtaçı: Pamukçu.

pahır (pahıır): 1.Yoksul, fakir. 2.Bi­­ça­re, âciz, zavallı. 3.Rah­met­li.

palçık: Balçık, çamur.

pamık (paamık): Pamuk (bitki adı  o­la­rak).

panus (paanuus): Fener, lâmba.

papak: Kasket, şapka.

para I (paara): Rüşvet.

para II (paara): Parça.

parahat (paraahat): Huzurlu, sa­kin, ses­siz.

parahatlık (paraahatlık): 1.Sakin­lik, ses­sizlik, sükûnet, huzur. 2.Ba­rış.

parasat (parasaat): Feraset, akıl, dü­şün­ce.

para­sat­lılık (para­saat­lılık): Fera­set­­li­lik, akıllılık.

parh: Fark.

parla-: Parlamak.

parovoz: (Buharlı) lokomotif.

Pars: Fars.

partiya: Parti.

parz: Farz.

parça-I: Parça.

parça-II: Giyilmemiş elbise, yeni el­bi­se/takım.

parçala-: Parçalamak.

pasıl: Mevsim.

paş-: Şansı olmak, kısmeti açıl­mak.

patı-putı: Ufak tefek ev eşyası; pılı pır­tı.

patışa (paatışaa): Çar.

patrak: Kav­rulmuş mısır.                                          

pay (paay): Pay, hisse.

payhas: Feraset, anlayış, sezgi, his, ze­kâ.

payhaslı: Ferasetli, anlayışlı, ze­ki.

payla- (paayla-): Bölmek, bölüştür­mek, ü­leştir­mek, dağıtmak.

pay­la­­n- (paay­la­­n-): Bölünmek, bö­lüş­­türül­­mek, ü­leştiril­mek, da­ğı­tılmak.

paylaş- (paaylaş-): Paylaşmak, bö­lüş­mek.

paytun (paytuun): Fayton.

paytunçı (paytuunçı): Faytoncu.

pähim: Akıl, fikir, anlayış, sezgi, fe­ra­set.

päk (pääk): Pak, temiz, saf, duru.

päki (pääki): Ustura.

päkize (pääkiize): Pak, temiz, saf, duru.

pälvan (päälvaan): Pehlivan.

peç: Soba.

peder: Baba.

pel: Tarla, arsa, parsel.

pelek: Felek, dünya.

pelpelle-: Havada kanat gerip dur­mak, sü­zülmek.

pe­na­ (pe­naa­): 1.Barınak, sığınak. 2.Hi­maye eden, koruyan, ko­ruyucu. 3.Yar­dım.

pence: Pençe.

pencek: Ceket.

pencire: Pencere.

pent: Nasihat, öğüt.

perde: Perde.

peri (perii): 1.Peri, peri kızı. 2.Gü­zel.

peri-peyker (perii-peyker): 1.Peri, peri kızı. 2.Gü­zel.

perişde (periişde): Melek.

perizat (periizaat): Peri, peri kızı.

perron: Peron.

perzent: Çocuk, yavru, bebek.

pes: 1.Alçak, düşük, basık, aşağı, en­­gin. 2.Alçak, pespaye, süflî, kö­­tü.

pesel-: Alçalmak, eksilmek, düş­mek, in­mek.

pesle-: 1.Aşağı inmek, aşağıdan uç­mak (kuş, uçak vb.). 2.Sağlığı bozulmak, sağ­lık du­­ru­mu kötüleşmek.

pessecik: Biraz engin/alçak.

peyda I (peydaa): 1.Fayda. 2.Kâr, ka­zanç.

             p. et-: Fayda etmek, fayda ver­­­­­mek.

peyda II (peydaa): Ortaya çıkma, gö­rün­­me.

             p. bol-: Ortaya çıkmak, gö­rün­­­mek.

peydalan- (peydaalan-): Faydalan­mak.

peydalı (peydaalı): Faydalı.

peykam (peykaam): Yayın ucu tem­­ren­li o­ku, ok.

peymana (peymaana): 1.Bardak, kâse. 2.Öl­çek. 3.Ecel.

peymanası dol- (peymaanası  dool): Ve­fat etmek, ölmek.

pıçak: Bıçak.

pığam­be­r (pıığam­be­r): Peygamber.  

pıntık: Tomurcuk.

pırlanıp-pırlanıp: Döne döne.

pışırda-: 1.Fısıldamak. 2.Mırıldan­mak.

pıtra-: Dağılmak, yayılmak, saçıl­mak.

pıyada (pıyaada): 1.Adam, insan. 2.Ya­ya. 3.Satrançta oyun ba­şında ön sı­raya dizilen sekiz kü­çük taş, pi­yon, piyade.

pız-: 1.Al aşağı etmek. 2.(Tahttan) in­­dir­mek.

pida (pidaa): Feda olan, kurban.

             p. et-: Feda etmek, bir şeyin uğ­ru­na canını vermek.

pikir: Fikir, düşünce.

             p. et-: Fikretmek, düşünmek, ta­­sav­vur etmek, tasarla­mak.

             p. eyle-: Fikretmek, düşün­mek, ta­savvur etmek, tasar­la­mak.

pikir ber-: 1.Dikkat etmek. 2.Dik­kat­­­le din­lemek. 3.Önemse­mek, önem ver­mek. 4.Değer ver­mek.

pikirlen-: Düşünmek.

pil (piil): Bel, kürek.

pisse: Antep fıstığı.

pişme: Pişi.

plan: 1.Plân. 2.Program.

planeta: Gezegen.

poçta: Posta, postahane.

poema: Uzun şiir.

poeziya: Şiir.

pogon: Apolet, omuzluk.

polat: Çelik.

polkovnik: Albay.

pomidor: Domates.

porsa-: Pis kokmak, leş gibi kok­mak.

port-I: Liman.

port-II: Kırılgan, zayıf, gevşek.

portfel: Çanta.

pos: Küf, pas.

post: Sınır ve benzeri yerlerde bu­lu­nan gö­zetleme noktası, gö­zet­le­me ku­lesi.

pökgi: Top (spor için).

professional: Profesyonel.

pudak (puudak): 1.Dal (ağaç için). 2.Dal, kol, şube.

puğta: 1.Sağlam. 2.İyi.

pukara (pukaraa): Fakir, yoksul.

pul: Para.

pursat: 1.Zaman, vakit, an. 2.Fır­sat.

puşman (puşmaan): Pişman.

             p. et-: Nedamet etmek, piş­man olmak, pişmanlık duy­mak.

pürli: İğne yapraklı.

 

 

 

-R-

 

radio: Radyo.

rahat (raahat): Rahat.

rast (raast): Doğru, gerçek.

rayat (raayat): Tebaa, uyruk.

razı (raazı): 1.Hoşnut, memnun, ra­zı. 2.Tat­min olma. 3.Yetinme.

ra­zı­laş- (raa­zı­laş-): 1.Razı olmak, rı­za göstermek. 2.Anlaşmak. 3.He­lâlleş­mek.

rehimli: Merhametli.

rehimsiz: Merhametsiz, acımasız.

reñbereñ: Rengârenk, renk renk.

reñk: 1.Boya. 2.Renk.

reñk­li: 1.Boyalı. 2.Renkli.

resmi (resmii): Resmî.

revolyutsion: Devrim.

reyhan (reyhaan): Reyhan, fesle­ğen.

romantik: Romantik.

romantiki: Romantizme dayanan, te­­me­li­ni romantizmden alan.

romantizm: Romantizm.

ruğsat: Ruhsat, izin.

ruh (ruuh): Ruh.

Rum: Anadolu.

Rus: Rus.

            

-S-

 

saba- (saaba-): Bitmek, tükenmek.

sabır: Sabır, tahammül.

             s. et-: Sabretmek, dayanmak, ta­ham­mül etmek.

sabırlılık: Sabırlılık, dayanıklılık.

saç: Saç.

saç-: Saçmak, serpmek.

saçak: Sofra.

sada (saada): 1.Basit, sade, yalın. 2.Sa­­de, alçak günüllü, mü­te­va­­­zî. 3.An­­laşılır, açık.

sa­da­ka: Kurban.

sadalık (saadalık): Sadelik, alçak gö­nül­lü­lük, mütevazîlik.

sadap: 1.Sedef. 2.Düğme.

sadık (saadık): Sadık, vefalı.

sağ-I: Sağ, sağlığı yerinde, sağlıklı, sağ­lam, sıhhatli.

sağ-II: Sağ (yön).

sağ-: Sağmak.

sağ-aman (sağ-amaan): Sağ salim.

sağat (saağat): Saat.

sağat: Sağlıklı, sağlığı yerinde, sıh­hatli, has­talıksız, sağlam.

sağdın: Dinç, sağlam.

sağlık: Sağlık, sıhhat.

sağrı: Sağrı, sırt.

sahap (sahaap): Cilt (kitap için).

sahı (sahıı): Cömert, eli açık.

sahılık (sahıılık): Cömertlik.

sahıpa (sahııpa): Sayfa, sahife.

saka: 1.Kanalın/ırmağın suyunun bö­lündüğü yer; su bölünme ye­ri. 2.Aşık oyununda atılıp oy­­­nanan seçme aşık ya da i­nek veya de­ve aşığı. 3.Kav­şak (yol).

sakçı: Muhafaza eden, koruyan, mu­hafız, bek­çi.

sakga: Birden, anîden.

sakgal: Sakal.

sakgallı: Sakallı.

sakla-: 1.Saklamak, korumak, mu­ha­faza et­mek. 2.Gizlemek. 3.(E­­li­ne) al­mak, tutmak. 4.(Ha­tırda) tutmak.

saklan-: 1.Durmak, duraklamak. 2.Ko­­run­mak, saklanmak, mu­ha­­faza edil­mek. 3.Saklanmak, giz­len­mek.

saklav: Muhafız, koruma.

sal (saal): Sal (suda).

sal-: 1.Yapmak, kurmak. 2.İçine koy­­mak, yerleştirmek.

salam (salaam): 1.Selâm. 2.Se­lâ­mün aley­küm, merha­ba!

sala sal- (salaa sal-): Danışmak, bi­ri­­nin fik­­rini almak, istişare et­mek.

saldır-: 1.Yaptırmak, kurdurmak. 2.Bir şeyin içine yerleştirmek.

salğı ber-: Tavsiye etmek.

salğım (saalğım): Serap.

salım: Zaman, vakit.

salın-: 1.Kurulmak, inşa edilmek, ya­pıl­mak. 2.Kendisi için kur­mak, inşa etmek, yapmak.

Salır: Bir Türkmen oymağının adı.

salış-: 1.Birlikte çalışmak, iş yap­mak, in­şa et­mek, kurmak. 2.Bir­likte koy­­mak, yer­leş­tir­mek. 3.Kavga et­­mek. 4.Çar­pış­­mak, vuruş­mak (düş­man­la).

salkın: Serin, soğuk.

salla-: Salmak, yukarıdan aşağıya bı­­rak­mak, indirmek.

sallançak: Salıncak.

saman (saaman): Saman.

samolyot: Uçak.

samsık: Ahmak, aptal, geri zekâlı, ser­se­ri.

san (saan): Sayı.

sana- (saana-): Saymak.

sana gir- (saana giir-): A­dam ye­­ri­ne ko­­nulmak.

sanal- (saanal-): Sayılmak, hesap­lan­mak.

sa­nalğısı dol- (sa­analğısı dool-): Va­de­si yetmek.

sanavaç (saanavaaç): 1.Çocuk       o­yun­­la­­rında söy­le­nen a­henkli söz­­ler. 2.Ölenin ar­­dından söy­le­nen bir tür ağıt.

sanç-: 1.Batırmak, saplamak. 2.İğne vur­mak.

sandık: Sandık.

sandıra-: Zangırdamak, titremek.

sanı (saanı): Adet, tane.

san­lı (saan­lı): Sayılı gün, az vakit, kı­sa za­­man.

sansız (saansız): 1.Hakir/hor görü­len, in­­san yerine konulmayan. 2.Sayı­sız, çok fazla, haddin­den fazla.

sapa (sapaa): Sefa, zevk, keyif, eğ­lence.

sapak: 1.Ders. 2.Ev ödevi.

sapak al-: 1.Ders almak, okumak. 2.E­ği­tim görmek, öğrenmek, tec­rübe kazanmak. 

sapalı (sapaalı): Zevkli, eğlenceli, ke­yifli.

sara-: Sarmak, dolamak, bağla­mak.

saral- (saaral-): Sararmak.

sarart- (saarart-): Sarartmak.

saray: 1.Saray, köşk. 2.Şehre ge­len­le­rin dinlenebilmesi için yapı­lan yer. 3.Hay­van bağ­lanan ge­niş avlu.

sarğıt: 1.Vazife, görev, iş. 2.Tem­bih.

             s. et-: Rica etmek, bir işi yap­ma­sını istemek, buyur­mak, em­­­retmek.

sarı (saarı): Sarı.

Sarık: Bir Türkmen oymağının adı.

sarpa: 1.Kıymet, değer. 2.Hürmet, say­gı.

sarpa goy-: Saymak, hürmet gös­termek, saygı duymak, hürmet etmek.

sarpa sakla-: Saymak, hürmet gös­termek, saygı duymak, hür­met etmek.

sars-: Sallanmak, titremek, sarsıl­mak.

sasi: Bozuk, kötü.

sat-: Satmak.

sataş-: 1.Rastlamak, karşılaşmak. 2.Bu­luş­mak, görüşmek. 3.Ya­ka­lan­mak, tutulmak (hastalık vb.).

satıl-: Satılmak.

say- I (saay-): Saymak, farzetmek, ka­bul etmek.

say- II (saay-): Pamuk, yün vb. şey­leri değnekle dövmek.

saya (saaya): Gölge.

saya sal- (saaya sal-): Gölge sal­mak, gölge­len­mesini sağla­mak.

sayavan (saayavaan): Şemsiye.

sayğar-: Seçmek, gözü iyi almak, far­ket­mek, tanımak, bil­mek.

say­hallı: 1.Düzenli, tertipli. 2.Ter­bi­ye­li, uysal.

say­hallılık: 1.Düzenlilik, tertiplilik. 2.Ter­biyelilik, uysallık.

sayla-: Seçmek, ayırmak.

saylan-: 1.Seçilmek, farkedilmek. 2.Bir yerden uzaklaşmak. 3.Ye­­­­ti­şip ol­gun­laşmak, büyü­mek.

sayra-: 1.Ötmek, şakımak. 2.Mut­lu ko­nuş­mak, sanatlı konuşmak. 3. Güzel tür­kü söylemek, güzel ses çı­karmak.

sayyat (sayyaat): Avcı.

saz (saaz): 1.Beste, ezgi. 2.Saz (mü­zik aleti).

sazak (saazak): Orta Asya'nın kum­luk yer­lerinde yetişen ve yaka­cak ola­rak kullanılan iğne yap­­­raklı bir ağaç.

sazanda (saazanda): Müzisyen, çal­gıcı.

sazlı (saazlı): Müzikli, müzikal.

sähel: Biraz, azıcık, az.

sähelçe: Azıcık, birazcık.

säher: Seher, sabah.

säher bilen: Sabahleyin.

sähra (sähraa): Sahra, çöl.

säv (sääv): Yanlış.

sebäp (sebääp): 1.Sebep. 2.Çünkü.

sebäpli (sebääpli): -dan/-den ötürü,       -dan/-den dolayı. 2.Sebepli, se­be­bi var olan.

sebet: Sepet.

sebit: Civar, yöre.

seç-: 1.Dağıtmak, serpmek, saç­mak. 2.Seç­mek.

seçek: Saçak, püskül.

seçekli: 1.Saçaklı, püsküllü. 2.Bir şal tü­rü.

seçil-: 1.Saçılmak, serpilmek. 2.Se­­çil­mek.

seda (sedaa): Ses, seda.

sedasız (sedaasız): 1.Sessiz, sessiz se­dasız. 2.Sessizce.

seki: Evlerin önüne oturmak için taş ve çamurdan yapılan set; seki.

sekunt: Saniye.

selçeñ: Sık olarak rastlanmayan, sey­­­rek.

seleñ: Engin, çok geniş.

selin: Kumluk yerlerde yetişen iğ­ne yapraklı, çok yıllık bir bitki.

sem: Sessiz.

             s. bol-: Suspus olmak, sesini kes­mek.

             s. et-: Susturmak.

sen: Sen.

sene: Sene, yıl.

senet: 1.Sanat, meslek. 2.Alet ede­vat, araç ge­reç.

senetçi: Sanatkâr.

senetçilik: Sanatkârlık.

sep-: Saçmak, serpmek.

sepil (sepiil): Sefalet çeken, sefil, yoksul, muhtaç.

sepil-: Serpilmek, saçılmak.

ser: 1.Baş, kafa. 2.İstek, arzu, he­ves, meyil.

ser-: Sermek, yaymak, açmak.

serçe: Serçe.

serdar (serdaar): Başkan, lider, ser­­dar, ku­mandan, komutan.

serediş-: 1.Bakışmak, karşılıklı ola­rak birbirine bakmak. 2.Bir i­şi in­ce­le­mede yardım­laş­mak.

seret-: 1.Bakmak. 2.İncelemek, göz­den geçirmek.

serğezdan (serğezdaan): Serseri,    a­va­re, ipsiz, sefil.

serğin: Serin.

serhoş (serhooş): 1.Hoşa giden bir şey­den dolayı kendinden ge­çen. 2.Bir şeyden çok fazla mut­luluk du­yan.

serme-: Bir şeyi el ile aramak, yok­la­mak, karıştırmak.

serp-: 1.Açıp bırakıvermek, hızlıca aç­mak. 2.Serpmek, dağıtarak dök­­mek, saçmak.

serpay (serpaay): Takdir edilen, beğe­nilen bir kimseye giydiri­len süs­­lü elbise; hilât, kaftan.

servi: Servi.

ses: Ses, seda.

             s. et-: Ses çıkarmak, seslen­mek.

ses ber-: Ses vermek, seslenmek, kar­şılık vermek.

seslen-: Seslenmek.

setir: Satır.

 

 

seyil: Gezinti, piknik, eğlence.

             s. et-: Geziye çıkmak, piknik yap­mak, eğlenmek.

seyran (seyraan): Seyran, gezinti.

             s. et-: Gezinmek, gezintiye çık­­mak.

seyrek: Seyrek, sık olmayan.

sığ-: Sığmak.

sığın-: Sığınmak, yardım dilemek.

sığır: İnek.

sıkılık (sııkılık): Islık.

sıl- (sııl-): 1.Silmek. 2.Sürmek, çal­mak (bir şeyin yüzüne).

sıla- (sııla-): 1.Saygı göstermek, hür­­met et­mek. 2.Acımak, mer­­hamet et­mek.

sılağ (sıılağ): 1.Saygı, hürmet. 2.Mü­kâ­fat, ödül.

sın I (sıın): Kontrol, gözden ge­çir­me, dik­kat etme.

             s. et-: 1.Kontrol etmek, göz­den ge­­çirmek. 2.Dikkat et­mek. 3.Dik­­­katle bakmak, süz­mek.

sın II (sıın): Etek.

sın- (sıın-): Kırılmak, parçalanmak.

sına (sıına): 1.Sine. 2.Beden, vücut, en­dam. 3.Organ, uzuv.

sına- (sıına-): Denemek, sınamak.

sınağ (sıınağ): 1.Deney, tecrübe, de­­neme. 2.İmtihan, sınav.

sındır- (sıındır-): Kırmak, parça­la­mak.

sınla- (sıınla-): 1.Gözlemek, izle­mek. 2.İn­­celemek, gözden ge­çir­mek, kontrol etmek. 3.Dik­kat etmek.

sıp-: Kurtulmak, kaçmak.

sıpa- (sııpa-): Sıvazlamak, okşa­mak.

sıpal: Saman, sap.

sıpala- (sııpala-): Sıvazlamak, ok­şa­mak.

sıpat: 1.Şekil, biçim, görünüş. 2.Huy, ta­biat, karakter.

sıpayı (sıpaayı): Edepli, ağırbaşlı, kibar.

sıpdır-: 1.Elinden kaçırmak. 2.Bir sır­­rı açıklamak, ifşa etmek. 3.A­zat et­mek, serbest bırak­mak.

sır: Sır, muamma.

sır- (sıır-): 1.Sıyırmak, silmek, sü­pür­­mek (bir şeyin yüzünü). 2.Ka­­­zı­mak (sakal vb.). 3.Bı­çak, kılıç gi­bi şeyleri kabın­dan/kınından çı­kar­mak. 4.Do­laşıp durmak, ge­zin­mek.

sırat (sıırat): Suret, şekil, dış gö­rünüş, boy bos, kılık kıyafet.

sırça: Cama benzeyen soğuk ve say­dam cilâ; emay.

sırdam (sıırdam): 1.Uzun, dik.   2.U­zun boy­lu.

sırdaş: Sırdaş.

sırık (sıırık): Sırık.

sırıl- (sıırıl-): 1.Bir şeyin örtüsü a­çıl­mak. 2.Kazınmak (saç, sa­kal vb.). 3.Sıyrılmak, sıyrılıp düşmek.

sırlı: Sırlı, esrarengiz.

sıyahatçı (sıyaahatçı): Seyyah, gez­gin.

sıyasat (sıyaasat): Siyaset.

sıyasatçı (sıyaasatçı): Siyasetçi, po­li­tikacı.

sil (siil): Sel, tufan.

silkele-: Silkelemek.

silkin-: Silkinmek.

simap (siimaap): Cıva.

sinonimdeş: Eş anlamlı, anlamdaş.

siñ-: 1.Sinmek, içine iyice işlemek, nüfuz etmek. 2.Sinmek, sak­lan­­mak, gizlenmek.

siñdir-: Sindirmek, içine iyice işle­me­sini sağlamak.

siñe: Dikkatle, ilgiyle.

siñek: Sinek.

siñe seret-: Dikkatle bakmak, göz­den ge­çirmek, incelemek.

siz: Siz.

soca- (sooca-): 1.Yorulmak, nefes ne­fe­se kalmak. 2.Hızlı hızlı ne­fes al­­mak/solumak.

sok-: Sokmak.

sol (sool): Sol.

sol-: Solmak.

soldat: Asker, nefer.

soltan (soltaan): Sultan.

sona: Yaban ördeği, suna.

sonar: Geniş otlak, çimen, çayır, ça­yır­lık.

soñ: 1.Sonra. 2.Son. 3.Bir işin ar­ka­sı/devamı.

so­ña­baka: Sonunda, nihayet, en so­nun­da.

soñkı: 1.Sonraki. 2.Son, en son.

soñra: Sonra, bilâhere.

sor- (soor-): 1.İçine çekmek, içmek. 2.Em­­mek.

sora- (soora-): Sormak.

sorağ (soorağ): 1.Soru, sual. 2.Sor­gu­la­­ma, soruşturma.

             s. et-: Soruşturmak, sorgula­mak.

sorağla- (soorağla-): Sorgulamak, so­ruş­­tur­mak, araştırıp so­ruş­tur­­mak.

sov-: 1.Karşılamak. 2.Yüzünü dön­mek, yüz çevirmek. 3.Çe­vir­mek, dön­dür­mek, yönünü de­ğiş­tirmek.

sova: 1.Tam üstünden değil de ya­nın­dan. 2.Biraz u­zak, sa­pa.

sova-: Soğumak.

soval (sovaal): 1.Soru, sual. 2.Me­se­le, prob­­lem.

soval ber- (sovaal ber-): Soru sor­mak, sor­­mak.

sovat-: Soğutmak.

sovatlı: Aydın, münevver, bilgili.

sovatsız: Okuma yazma bilmeyen, cahil.

sovdep: Meclis.

sovet: 1.Meclis. 2.Kurul, kon­sey, şu­ra.

sovğat: Hediye, armağan, hatıra.

sov­hoz: Sovhoz, devlet üretme çift­liği.

sovuk: Soğuk.

sovul-: 1.Olup geçmek/bitmek (iş, olay vb.). 2.Başka tarafa dön­mek, yo­lu­nu değiştirmek, do­la­nıp geç­mek/gelmek, dönüp gel­mek. 3.De­folmak. 4.Çekil­mek, çekilip git­mek.

sovur-: 1.Savurmak, savurup te­miz­le­mek. 2.Savurmak, gerek­siz ye­re har­camak.

soy-: 1.(Kabuğunu) soymak. 2.Kes­mek (koyun, keçi vb.).

söğüş- (sööğüş-): 1.Karşılıklı olarak bir­birine kötü söz söylemek, kü­für­leşmek. 2.Karşılıklı ola­rak birbirine gönül kırıcı söz­ler söylemek.

söhbet: Sohbet, konuşma, hasbı­hâl.

             s. et-: Sohbet etmek.

sök-: 1.Sökmek. 2.Birçok yeri do­laşmak, bir şey aramak mak­sadıyla çok yol yürümek.

sön-: Sönmek.

söv-: Sevmek.

sövda (sövdaa): Ticaret, alış veriş.

söver: Sevgili.

söveş: Savaş, mücadele.

             s. et-: Savaşmak.

söveş-: Savaşmak, mücadele et­mek.

söy-:  Sevmek.

söyği: Sevgi, aşk, sevda.

söyğüli: Sevgili, yâr, yavuklu.

söyle-: Söylemek, demek.

söz: 1.Söz. 2.Kelime.

sö­zen: Kumda yetişen dik gövdeli, iğne yapraklı bodur bir ağaç.

söz gat-: Birine bir şey diyerek sö­ze baş­lamak, konuşmak, sohbet et­mek.

sözle-: Konuşmak, bahsetmek.

sözlük: Sözlük.

sta­­kan: Bardak.

stadion: Stat.

stil: Yöntem, tarz, usul, stil, üslûp.

stol: Masa.

student: Öğrenci, talebe (daha çok fa­külte ve yüksek okul­larda  o­ku­yanlar için kullanılır).

stul: Sandalye.

sudur: 1.Slûet, şekil, görüntü, ka­raltı, gölge. 2.Boy, endam. 3.İz, eser.

sulfat: Sülfirik asidin tuzu veya es­te­ri; sülfat.

su­mka: Çanta.

sunğat: Sanat.

supra: Sofra.

surat (suurat): 1.Fotograf, resim, tablo. 2.Şekil, görünüş, slûet.

surnuk-: Çok yorulmak, takatı kaç­mak.

sussupeslik (< sustupeslik): Keyif­siz­lik, neşesizlik, moral bo­zuk­luğu. 

sust: Keyifsiz, huzursuz, içine ka­palı, durgun.

suv: Su.

suvlı: 1.Sulak. 2.Sulu.

sülğün: Sülün.

süller-: Susuzluk veya sıcaktan ku­ru­mak (bitki için).

sülmüre-: Başını öne eğip fazla ko­nuş­madan oturmak, süzül­mek.

sülmüreş-: Hep birlikte baş eğip ko­nuş­madan otur­mak, sü­zül­mek.

süñk­: Kemik.

süpür-: 1.Süpürmek. 2.Silmek.

sür-: 1.Götürmek, kımıldatmak, ha­reket et­tirmek, yürütmek, sür­mek. 2.(Çift) sürmek.

süri: Sürü.

sürün-: 1.Hareket etmek, ilerle­mek, sü­rü­nmek. 2.Saldırmak, çarp­mak, vur­mak.

sütem: Baskı, zulüm, eziyet.

süyci: Tatlı, lezzetli.

süyn-: 1.Uzanmak. 2.Hızlıca geçip git­mek, uçmak. 3.Çakmak (şim­şek).

süyre-: Sürümek, sürüklemek.

süyren-: Sürünmek, sürünerek yü­rü­mek.

süyş-: Yavaşça hareket etmek, kı­mıl­­dan­mak.

süyt: Süt.

süytçi: Sütçü.

süyüm: Lif, tel, iplik.

süz-: Süzmek.

 

-Ş-

 

şa (şaa): 1.Şah. 2.Çar.

şabaz (şaabaaz): Kah­raman, yiğit.

şabram: Dökülmüş, sa­çıl­mış (saç, yap­rak vb.).

şadıyan (şaadıyaan): Şen şakrak, mut­lu.

şağal: Çakal.

şaha: Dal, budak.

şahalak: Çok dalı, dallı budaklı      (a­ğaç).

şahır (şaahıır): Şair.

şahs: Şahıs, kişi.

şalı (şaalı): Pirinç.

şan (şaan): Şan, şöhret.

şapak: Şafak, tan kızıllığı, fecir.

şarpık: Sille, tokat, dayak.

şat (şaat): Şen, neşeli, mutlu, şat.

             ş. bol-: Şad olmak, mutlu ol­mak, sevinmek.

şatı: Gazap, öfke, hiddet, kızgın­lık.

şatlan- (şaatlan-): Şad olmak, mut­lu olmak, sevinmek.

şatlık (şaatlık): Sevinç, mutluluk.

şatlıklı (şaatlıklı): Mutlu, sevinçli, mem­nun.

şay: 1.Süs, ziynet. 2.Hazırlık, terti­bat.

şayat (şaayaat): Şahit.

             ş. bol-: Şahit olmak, görmek.

şaylan-: 1.Güzel elbise giyinmek, süs­­lenmek, ziynet eşyası ta­kın­mak. 2.Süslenmek, bezen­mek. 3.Yol hazırlığı görmek, ha­zır­lan­mak.

şay-sep: 1.Ziynet. 2.Çeyiz.

şäğirt (şääğirt): 1.Talebe, öğrenci. 2.Kal­­fa, çırak.

şäher: Şehir.

şärik (şäärik): Ortak, iş ortağı.

             ş. bol-: Ortak olmak, katıl­mak.

şekil: Şekil, biçim, görünüş.

şekilli: Gibi.

şelpe: Türkmen kadınlarının kul­lan­dıkları bazı ziynet eşyalarının alt kıs­mına halkalarla takılan süsler (Bazı şairler zaman za­man ağaç yap­­raklarını da bu  i­sim­le an­mak­tadırlar).

şem: Mum.

şemal (şemaal): Rüzgâr, yel.

şenbe: Cumartesi.

şepağat (şepaağat): Merhamet, e­sir­ge­me, ko­ruma.

şepe: Dost, ahbap, arkadaş.

şer: 1.Şer, kötülük. 2.Kavga, çekiş­me, ni­­za. 3.Savaş, cenk.

şeriğat (şeriiğat): İslâm dinine ait ku­ral­lar bütünü; şeriat.

şert: 1.Şart. 2.Vaat, ahit, verilen söz. 3.Ka­­rar, anlaşma, sözleş­me.

             ş. et-: Karar vermek, karara bağ­la­mak, kararlaştır­mak.

şetdalı (şetdaalı): Şeftali.

şey: bk. şeyle.

şeyda (şeydaa): Şeyda, aşktan çıl­gı­na dön­­müş, mecnun.

şeyle: Şöyle, böyle, öyle, onun gi­bi.

şey­lelikde: Böylece, sonunda, böy­le­lik­le.

şeyt-: Şöyle/böyle yapmak, bu şe­kilde yap­mak.

şıbık: Nargile, çubuk.

şıbırda-: Şıpırdamak.

şığır: Şiir.

şığıryet: Şiiriyet, şiirsellik.

şindi: Şimdi, bu gün, hâlen, daha.

şindiz (şindiiz): bk. şindi.

şir (şiir): Arslan.

şire (şiire): Özsu, usare, şıra.

şirin: Şirin, tatlı, hoş, güzel.

ş.m.: vb.

şo: O, bu, şu.

şol: 1.O, bu, şu. 2.İşte.

şolar: Onlar.

şol arada (şol aarada): O sırada.

şol sebäpli (şol sebääpli): O yüz­den, bu se­­beple, onun için.

şonça: O kadar.

şonda: 1.O sırada, o an­da. 2.On­da. 3.Ora­da.

şondan: 1.Ondan. 2.O zamandan, o gün­den.

şor (şoor): 1.Tuz. 2.Tuzlu, çorak.

şorta söz: Nükte, espri.

şova: Dar görüşlü/düşünceli.

şovhun: 1.Gürültü. 2.Coşkunluk, coş­­ku.

şo yer: Şura.

şöhle: Işık, şûle.

şöhrat (şöhraat): Şöhret, nam, ün.

şu (şuu): 1.Şu. 2.Bu.

şular: Şunlar.

şullı: Ağrılı ve akıntılı (göz).

şum: 1.Kötü. 2.Uğursuz, şom.

şumluk: 1.Tatsızlık, üzüntü. 2.Ta­lih­sizlik.

şunça: O kadar, o derece.

şunlukda: Bununla birlikte, böyle­lik­le.

şu yer (şuu yer): Şura.

şübhe: Şüphe, kuşku.

şübhesiz: Şüphesiz, kuşkusuz.

şükür: Şükür.

             ş. et-: Şükretmek, hamd et­mek.

 

-T-

 

tabak (taabak): Tabak, çanak.

tabın (taabıın): Tâbi.

             t. bol-: Tâbi olmak, bağlan­mak, bi­rinin kontrolü altına gir­mek.

             t. et-: Zorlamak, zora koş­mak.

tabıt (taabıt): Tabut.

tabşır-: 1.Vermek, devretmek. 2.Na­sihat etmek, öğüt vermek. 3.Tavsiye et­mek, tavsiyede bu­lunmak.

tağam: Lezzet, tat.

tağlımat (tağlıımaat): Talimat, yö­ner­ge.

tağma: 1.Damga. 2.İz, belirti.

tağt: Taht.

tağta: Tahta, ahşap.      

tağzım (tağzıım):

             t. et-: Selâm vermek, selâm­la­mak.

takal: Manasız, boş, yersiz (söz).

takat (taakat): 1.Sabır, tahammül. 2.Der­­man, güç, takat. 

             t. et-: Sabretmek, dayanmak, ta­hammül etmek.

tal: Söğüt.

talañ (taalañ): Yağma, talan.

talañçı (taalañçı): Yağmacı, talan­cı.

tam (taam): Ev, mesken, dam.      

tama (tamaa): Ümit.

             t. et-: Ümit etmek, ummak, bek­­­le­mek.

tamakin (tamaakiin): 1.Ümitli, ü­mit eden. 2.Heves eden, he­ves­­li.

tamdır: 1.Tandır. 2.Fırın.

tana-: 1.Bilmek, haberdar olmak. 2.Ta­nı­mak.

tanal-: 1.Bilinmek. 2.T­anınmak.

tanat-: Tanıtmak, takdim etmek, ta­nış­tırmak.

tanığ: Şahit, tanık.

tanış: Tanıdık, bildik, tanış, aşina.

             t. et-: Tanıştırmak.

tanış-: Tanışmak.

tanış-biliş: Tanıdık, bildik.

Tañrı: Allah, Tanrı.

tap (taap): 1.Hâl, durum. 2.Güç, kuv­vet.

tap-: Bulmak.

tapavut­ (tapaavut­): Fark, ayırım.

tapavutlan- (tapaavutlan-): Far­ke­dil­mek, ayrılmak, dikkati çek­­mek.

tapavut­lı (tapaavut­lı): Farklı, öz­gün, il­gi çekici.

tapıl-: Bulunmak.

tapış-: 1.Kavuşmak. 2.Buluşmak, gö­­­rüş­mek.

tapla- (taapla-): 1.Su vermek (çe­lik). 2.Da­ya­nıklı kılmak, çe­lik­­leş­tir­mek. 3.Dayanıklılığı art­­mak, da­ha dayanıklı olmak, çe­­likleş­mek.

tar (taar): 1.Tel, kiriş. 2.Kıl, tüy, saç te­li.

tarap I: Taraf, yan.

tarap II: -a/-e doğru.

taraz (taraaz): Irmak veya kanalın suyu­nun bölündüğü yer, su bö­lünme yeri.

tarıh (taarııh): Tarih.

tarıhı (taarııhı): Tarihî.

tarıp (taarııp): Övgü, medih.

             t. et-: Övmek, methetmek.

tarıpla- (taarııpla-): Övmek, met­het­mek.

tart-: 1.Çekmek. 2.Bir şeyi germek.

tas: Az kalsın, neredeyse.

taşla-: 1.Atmak, fırlatmak. 2.Bı­rak­mak, terketmek.

Tatar: Tatar.

ta­vuş: Ses.

tay I (taay): Denk, benzer, bedel, eş, çift olan şeylerin her biri.      

tay II (taay): Taraf, yan, civar.

tay- (taay-): Kaymak.

tayak: 1.Değnek, sopa. 2.Asa, bas­ton.

tayın (taayın): Hazır.

taypa (taaypa): Aşiret, kabile, oy­mak.

tayyar (tayyaar): Hazır.

tayyarlan- (tayyaarlan-): Hazır­la­n­mak.

tayyarlanıl- (tayyaarlanıl-): Hazır­la­nılmak.

tayyarlık (tayyaarlık): Hazırlık.

tä (tää): Tâ.

Täcik: Tacik.

täç (tääç): Taç.

tämiz (täämiiz): Temiz.

tär (täär): Usul, metot, yöntem, yol.

täsin (tääsiin): 1.Harika, şahane. 2.Muh­­­­te­şem, görkemli. 3.Ga­rip, tu­haf, şaşırtıcı.

täsir (tääsiir): Tesir, etki.

             t. et-: Tesir etmek, etkilemek.

täsirli (tääsiirli): Tesirli, etkili.

täze (tääze): 1.Taze. 2.Yeni.

täzelen- (tääzelen-): Tazelenmek.

tebiğat (tebiiğat): Tabiat.

tebiğı (tebiiğı): Tabiî, doğal.

tebsire-: Susamak, susuzluktan du­dağı ku­­rumak.

teğelek: Yuvarlak, değirmi, topar­lak.

tekce: Kap kacak koymak için du­varın yüzüne oyularak yapı­lan seki; raf, dolap.

Teke: Bir Türkmen oymağı.

teke: Teke.

teklip (tekliip): Teklif, öneri.

telbe: Deli, çılgın.

telefon: Telefon.

             t. et-: Telefon etmek.

telefon avtomat: Otomatik telefon ma­­kinesi.

telegramma: Telgraf.

telim: 1.Birkaç. 2.Defalarca, tek­rar tek­rar, çok.

telpek: Kalpak.

ten: Vücut, gövde, ten.

ter: Taze.

ters: 1.Yanlış, uygunsuz. 2.Karşı, zıt. 3.Geçimsiz, uyumsuz, ak­si.

tersine: Tersine, aksine.

tertip-düzğün (tertiip-düzğün): 1.Ku­­ral, kaide. 2.Düzen, ter­tip, nizam.

tes-: Çekilmek, gerilemek.

teselli: Teselli, avunma.

teşne: Susuz.

tığ (tıığ): Kılıç, bıçak vb. şeylerin    u­za­yıp gi­den keskin ucu. 

tılla (tıllaa): Altın.

tımsal (tımsaal): Sem­bol, simge, ör­nek, tim­sal.

tiğir: Tekerlek, teker.

tik-: Dikmek.

tikin: Dikiş.

til: Dil.

tilki: Tilki.

tilsim: Sır, giz.

tip: Tip, biçim.

tire (tiire): Aşiret, kabile, oy­mak.

tiredeş (tiiredeş): Aynı kabi­le­den   o­lan.

tisğin-: İrkilmek, silkinmek, tit­re­mek.

tisğindir-: İrkiltmek, irkilmesine se­bep olmak.

tiz (tiiz): Tez, çabuk, hızlı.

toba (tooba):  Tövbe, pişmanlık.

             t. eyle-: Tövbe etmek.

toğdarı: Büyük toy kuşu.

tohum: Tohum.

tokay: Orman.

tokga: Topak. 

tolğun-: Heyecanlanmak.

tolğun­dırı­cı: Heyecanlandırıcı.

tolkun: Dalga.

tolkun at-: Dalgalanmak.

tomus: Yaz.

top: Top (silâh).

topar: 1.Grup, kısım. 2.Yığın, kü­me.

topla-: Derlemek, toplamak.

toprak: Toprak, yer.

topuk: Topuk.

topul-: Atılmak, hücum etmek.

tor I: Ağ (balık için).

tor II: File.

toraññı: Sepetçi söğüdü.

torğay: Çayır kuşu, toygar.

tovla-: Bükmek, kıvratmak, bur­mak, çe­virmek, döndürmek.

tovuk: Tavuk.

tovus-: Atlamak, sıçramak, hopla­mak.

toy: Düğün, toy, şenlik, şölen, zi­ya­fet.

             t. et-: Düğün etmek.

toz (tooz): Toz.

töhmet: İftira, töhmet.

tör (töör): (Evde) baş köşe.

töre: Saygın kişi.

tö­tän­den (tö­tään­den): Rastlantı so­nu­cu, tesadüfen.

tötänlik (tötäänlik): Rastlantı, tesa­düf.

töverek: 1.Civar, çevre, etraf. 2.Or­talık.

traktor: Traktör.

tribuna: 1.Kürsü. 2.Tribün.

trolleybus: Troleybüs.

tsitata: Alıntı, iktibas.

tukat (tukaat): Kaygılı, gamlı, ke­yif­siz, üz­gün.

tumşuk: 1.Hay­van­ların ağız ve bu­run kısmı. 2.Yüz (in­san için).

tupan (tupaan): Kasırga, tipi.

tur-: Kalkmak.

tut (tuut): Dut.

tut-: 1.Tutmak, kavramak. 2.Tut­mak, ya­­ka­la­­­mak. 3.Kap­­­­­la­mak, ört­mek, bü­­rümek. 4.Çe­vir­mek, yö­nü­nü de­­ğiştir­mek. 5.Tut­mak, ki­ra­la­mak. 6.Kur­mak, yapmak, in­şa et­mek. 7.As­­mak, germek.

tutaş-: Tutuşmak, ateş almak, yan­mak.

tutdur-: 1.Tutturmak, kavratmak. 2.Tut­tur­mak, ya­­­­ka­la­­­tmak. 3.Tu­­­tuk­lat­mak, hap­settirmek. 4.Bir tarafa doğ­­ru hızlıca git­mek. 5.Tut­tur­mak, yapıştır­mak.

tutul-: 1.Tutulmak, kavranmak. 2.Tu­­­tul­mak, ya­ka­la­­n­mak. 3.Ör­­­­tül­mek, kap­­­­­­­­lan­mak. 4.Tu­­­t­ulmak, kira­lan­mak. 6.Ku­­r­ul­mak, yapıl­mak, inşa e­­­dilmek. 7.Sulanmak, su ve­ril­­mek. 8.Yö­­­nel­tilmek, doğ­­rul­tul­mak.

tutun-: Kendisi için bir şey edinmek.

tutuş: Tam, tamam, bütün.

tüm­mek: Tümsek.

tüpeñ: Tüfek.

türkana (türkaana): Basit, yalın, sa­de, saf.

Türkmen: Türkmen.

türme: Ceza evi, hapishane.

tüsse: Siyah duman, duman.

tüvdür-: Birini veya bir şeyi hızla yu­­var­layıp bırakıvermek.

tüveley: Kasırga.

tüynük: 1.Çadırda kullanılan uzun ve in­ce ağaçların tepede bir­leş­ti­ği yu­varlak kısım. 2.Ev.

tüys: 1.Hakikî, gerçek, asıl. 2.Tı­pa­tıp, ay­nı, tıpkı, tam.

 

 

 

 

-U-

 

uç (uuç): Uç.

uç-: Uçmak.

uçğun: Kıvılcım.

uçra-: 1.Rastlamak, karşılaşmak. 2.Uğ­ramak, maruz kalmak.

uçur-: Uçurmak.

uçursız: Çok, pek çok, çok çok, had­­dinden fazla.

uğra-: Gitmek, yollanmak, yola çık­mak/düşmek.

uğradıl-: Gönderilmek, yollanmak.

uğrunda: Hakkında, için.

uğur: 1.Mecra, yatak, rota, yol. 2.Yön, cihet, istikâmet. 3.Za­man, vakit, an.

uka bat- (uukaa bat-): Uykuya dal­mak.

ukı (uukı): Uyku.

ukıp (ukııp): Kabiliyet, yetenek.

ukıplı (ukııplı): Kabiliyetli, yetenek­li.

ukıpsız (ukııpsız): Kabiliyetsiz, ye­te­neksiz.

ukla- (uukla-): Uyumak.

ulal-: Büyümek, gelişmek.

ulan-: Kullanmak, faydalan­mak.

ulanıl-: Kullanılmak, faydala­nıl­­­mak.

ulı: Ulu, büyük.

ullakan (ullakaan): 1.Büyük, iri. 2.Ol­dukça iri, çok büyük. 3.Ö­nemli, faydalı.

ultimatum: Ültimatom.

ulumsılık: Kendini beğenmişlik, ki­bir­lilik.

umıt (umııt): Ümit, umut.

             u. et-: Ümit etmek, ummak, ü­­mit­lenmek.

umıtlı (umııtlı): Umutlu.

umman (ummaan): Büyük deniz.

u­mu­man (umuuman): Umumiyetle, ge­nellikle.

umumı (umuumı): Genel, umumî.

un (uun): Un.

una- (uuna-): Onaylamak, tasdik et­mek.

unut-: Unutmak.

ur-: 1.Vurmak, çarpmak. 2.(Kur­şun) at­mak, vurmak. 3.Kendi­ni bir şe­yin içine atmak, hızla girip git­mek, dal­mak.

ura: Hurra!

ura-ura: Vura vura.

urşucı: Savaşçı, dövüşçü.

uruğ: Uruk, soy, sülâle.

urun-: Çırpınmak.

uruş: 1.Savaş. 2.Kavga, döğüş. 3.Çar­­­p­ma, çarpış, vurma, vu­ruş.

uruş-: 1.Savaşmak. 2.Kavga etmek, dö­vüş­mek.

ussa: Usta.

ussat (ussaat): 1.Usta, mahir. 2.Üs­tat.

usul (usuul): Metot, usul, yöntem, tarz, yol.

usul bilen (usuul bilen): Yavaşça, ses­siz­ce, ses­­siz bir şekilde.

uşak: Ufak, küçük.

ut-: 1.Kazanmak. 2.Yenmek. 3.Çı­kar­mak, atmak, gidermek (yor­­gun­luk).

utan-: Utanmak, çekinmek, sıkıl­mak.

utğaşdır-: 1.Birleştirmek, bağla­mak. 2.Denk­­leştirmek. 

utğaşdırıl-: 1.Birleştirilmek, bağlan­mak. 2.Denkleştirilmek. 

uvla-: Ulumak.

uy-: 1.Uymak. 2.İnanmak.

uya: Kız kardeş.

uyal-: Utanmak.

uyğun: Uygun.

uza-: Uzamak.

uzak: 1.Uzak, ırak. 2.Uzun.

uzal-: 1.Uzamak. 2.Uzun sürmek, uzun müddet devam etmek.

uzat-: 1.Uzatmak. 2.Süresini uzat­mak. 3.Uğurlamak. 4.Yolla­mak, gön­der­mek.

uzın (uzıın): Uzun.

uzınlık (uzıınlık): Uzunluk.

 

-Ü-

 

üç: Üç.

üçin (üçiin): İçin, dolayı, ötürü, yüz­den, yüzünden.

üçünciden: Üçüncü olarak.

ülce: Vişne.

ülke: Yurt, ülke.

üm alış-: İşaretleşmek, jest ve mi­mik­­lerle anlaşmak.

ümle-: İşaret etmek.

ümsüm: Sessiz sedasız, suskun, dur­gun.

ümsümlik: Sükût, sessizlik.

ümür: Sis, duman, pus.

ünci: 1.Kaygı, tasa, keder. 2.Endi­şe.

üns: 1.Dikkat. 2.İlgi, alâka.

üpcün: Yeterli, gerektiği kadar var  o­lan.

ürk-: Ürkmek, korkmak.

üst: Üst.

üstesine: 1.Üstelik. 2.Bir şeyi başka bir şeyle değişir­ken faz­ladan verilen; üste.

üstünlik: Üstünlük, gâlibiyet, başa­rı.

üşe-: Üşümek.

üşüt-: Titremek.

üvre-: Sallamak.

üyş-: Toplanmak, yığılmak.

üyşür-: Toplamak, yığmak.

üyşüş-: Üşüşmek, toplanmak, birik­mek.

üytğe-: Değişmek, başkalaşmak.

üytğeşiklik: Değişiklik.

üz-: 1.Yolmak, koparmak. 2.Yırt­mak. 3.Kes­mek.

üzül-: 1.Kopmak. 2.Kesilmek.

üzüm: Üzüm.

 

-V-

 

vada (vaada): Vaat, verilen söz, taahhüt.

vada ber- (vaada ber-): Söz ver­mek.

vagon: Vagon.

vağşı: 1.Vahşi, yırtıcı. 2.Vahşî, za­lim, vic­dansız.

vağt: Vakit, zaman, an.

vağtal-vağtal: Zaman zaman, arada sı­rada, bazen.

vağtlap (vağtlaap): ... vakitten/za­man­dan beri.

vağtlayın: 1.Geçici olarak. 2.Geçici.

vah: Vah, ah!

vaka (vaakaa): Vak'a, olay, hadise.

valla: Vallahi.

vasp: 1.Tasvir, anlatım. 2.Övgü, me­­­­­dih.

             v. et-: 1.Anlatmak, tasvir et­mek. 2.Öv­mek, methetmek.

vatan: Vatan, yurt.

ve: Ve.

vekil (vekiil): 1.Delege. 2.Temsilci.

ve­la­yat (ve­laa­yat): 1.Vilâyet. 2.E­ya­let.

veli (velii): Veli, ermiş.

veli: Fakat, ama, lâkin, ancak, yal­nız.

velin (veliin): bk. veli.

vepa (vepaa): Vefa.

vepalı (vepaalı): 1.Vefalı, vefakâr, sa­dık. 2.Faydalı, hayırlı, iyi.

vepat (vepaat): Vefat, ölüm.

             v. bol-: Vefat etmek, ölmek.

vesyet: 1.Nasihat, öğüt. 2.Va­siyet.

vey: Vay!

veyran (veyraan): Viran, yıkık, ha­rap.

             v. bol-: Yıkılmak, harap ol­mak, mah­volmak.

             v. et-: Yıkmak, harap etmek, mah­­­­vetmek.

             v. eyle-: Yıkmak, harap et­mek, mah­­vetmek.

vezir (veziir): Vezir.

vıjdan (vıjdaan): Vicdan, insaf.

vışka: Kule.

 

-Y-

 

ya (yaa): 1.Ya, veya, yahut. 2.Yok­sa.

ya da (yaa daa): 1.Ya da. 2.Yoksa.

yada- (yaada-): 1.Yorulmak.       2.U­san­­mak, bıkmak.

yada düş- (yaada düş-): Hatır­lan­mak.

yada sal- (yaada sal-): Hatırlamak.

yadav (yaadav): Yorgun, bitkin.

yadavlık (yaadavlık): Yorgunluk, bitkinlik.

yadığär (yaadığäär): bk. yadı­ğär­lik.

yadığärlik (yaadığäärlik): Yadi­gâr, anı, hatı­ra.

yağ-: Yağmak.

yağday: 1.Durum, hâl, vaziyet. 2.Ta­­­kat, güç, mecal, derman.

yağdır-: Yağdırmak.

yağı: Düşman, hasım.

yağır: Yağır.

yağış: Yağmur, yağış.

yağlık (yaağlık): 1.Şal. 2.Baş örtü­sü.

yağmır: 1.Yağmur. 2.Yağış.

yağnı: Yani.

yağşı: 1.İyi, güzel. 2.İyi kalpli.

yağşılık: İyilik, güzellik.

             y. et-: İyilik etmek, iyilikte bu­­­­lunmak.

yağtı: 1.Işık. 2.Parlak, aydınlık.

yağtıl-: Açılmak, aydınlanmak.

yağtılık: 1.Işık. 2.Neşe, sevinç, coş­ku. 3.Özgürlük.

yak- I: 1.Yakmak (ateş). 2.Yak­mak (lâm­ba vb.). 3.Bir şeyin ısı­sı/a­cı­sı güçlü tesir etmek. 4.İn­­citmek, ağrıtmak. 

yak- II: Su vermek/içirmek, suya kan­dırmak.

yak- III: Beğenmek, hoşuna git­mek.

yaka: 1.Kıyı, kenar. 2.Yaka.

yakımlı: Hoş, tatlı, sevimli.

yakımsız: Sevimsiz.

yakın (yakıın): Yakın.

yakut (yaakuut): Mavi veya ye­şil renkli kıymetli taş; yakut.

yalak (yaalak): bk. yalı.

yalak: Köpeğe yal veya su verilen kap.

yalan: Yalan.

yalañaç: Çıplak.

yalbar-: Yalvarmak.

yaldıra-: Işıldamak, parıldamak, ı­şık saç­­mak.

yalı (yaalı): Gibi, kadar.

yalın: 1.Alev. 2.Ateş.

yalkım: Parıltı, ışık.

yalkım sal-: Işık saçmak, parıl­da­mak.

yallan-: 1.Yallanmak, yiyecek ve­rilmek (kö­peğe). 2.Ge­çin­di­ril­mek, bes­len­­mek.

yallaycı: 1.Yallayan, yiyecek ve­ren (kö­peğe). 2.Ge­çin­di­ren, besle­yen.

yalma-: 1.Verilenin hepsini ye­mek, silip süpürmek. 2.Silip sü­pür­mek, ne var ne yoksa hep­sini yok etmek.

yalñış: Yanlış, yanlışlık, hata.

yalñış-: Yanılmak, hata etmek.

yalñız (yalñıız): Yalnız, tek, bir.

yalpılda-: Işık saçmak, parılda­mak.

yama-: Yamamak.

yaman: Kötü, fena.

yamanlık: Kötülük, fenalık.

yan (yaan): Yan, taraf.

yan-: 1.Yanmak, tutuşmak. 2.Yan­mak, ışık vermek. 3.Gü­neşten yan­mak (deri). 4.Ezi­yet/a­zap çek­mek. 5.Ü­­­zül­mek, tasalan­mak, kay­­gı­lan­mak.

yanaş- (yaanaş-): Yanaşmak, yak­laş­mak.

yandak: Gövdesi dikenli, küçük ve kır­­mı­zı çiçekli bir bitki.

yandır-: Yakmak.

yanğınlı: Acılı, etkili, yanık.

yanyoldaş (yaanyoldaş): Karı ko­­ca­dan her biri; eş.

yañ: Yankı, aksiseda.

yaña (yañaa): 1.Yana, tarafa. 2.Ö­türü, yü­zünden.

yañadan (yañadaan): Yeniden, tek­rar.

yañadandan (yañadaandan): bk. ya­ña­dan.

yañak: Yanak.

yañı: 1.Yeni. 2.Yakında, yakın za­man­da, yeni, az önce, demin.

yañıca: bk. yañı.

yañkı: Az önceki, deminki

yañlan-: Yankılanmak.

yañra-: Lüzumsuz konuşmak, boş ko­nuşmak, gevezelik etmek.

yap (yaap): Ark, kanal, su yolu, de­re yatağı.

yap-: 1.Örtmek, kapamak, kapat­mak. 2.Giydirmek (elbise). 3.Dur­­­­durmak, önüne set çek­mek. 4.(Tandıra ekmek) ka­pa­mak, çarpıp yapıştırmak.

yapı: Tepe, tepeye benzer yük­sek yer­lerin sırtı.

yapış-: Yapışmak, sıkıca tutmak.

yapışdır-: 1.Yapıştırmak, tuttur­mak. 2.Birçok şeyin hepsinin üstünü bir seferde örtmek.

yaplan-: Dayanmak, yaslanmak.

yaprak: Yaprak.

yapyañı: Az önce, biraz önce, de­min.

yar (yaar): Yâr, sevgili.

yar- (yaar-): 1.Dalamak. 2.Yarmak.

yara: Yara.

yara-: Yaramak, faydalı olmak, uy­gun gelmek, uymak.

yaradan: Yaratan, Allah.

yaradıl-: Yaratılmak.

yaradılış: Yaratılış.

yarağ: 1.Silâh. 2.Araç gereç, alet, cihaz.

yarağlan-: 1.Silâhlanmak. 2.Gerekli a­raç gereçlerle donanmak.

yaralı: Yaralı.

yaran (yaaraan): Yakın dost, ya­ran.

yarat­-: Yaratmak.

yaraş- I: Yakışmak, uygun düş­mek.

yaraş- II: Barışmak, uzlaşmak.

yaraşık I: Yaraşık, uygunluk, ya­raş­ma.

yaraşık II: Barış, barışma.

yarçık (yaarçık): Yarık, çatlak.

yarı (yaarı): Yarı, yarım.

yarı gice (yaarı giice): Gece yarısı.

yarım (yaarım): Yarı, yarım.

yarış (yaarış): Yarış, müsabaka, ya­­­rış­ma, rekâbet.

             y. et-: Yarış etmek, yarışmak.

yarış- (yaarış-): Yarışmak.

yas (yaas): Yas, matem.

yasa-: Yapmak, meydana getir­mek.

yasal-: Yapılmak, meydana getiril­mek.

yasan-: Bir şeyi kendisi için yap­mak.

yası: 1.Yassı, yayvan. 2.Semiz, tom­bul.

yassan-: Dayanmak, yaslanmak.

yassık: Yastık.

yaş I (yaaş): Yaş; yaşanan ömür müd­de­ti.

yaş II (yaaş): Yaş; göz yaşı.

yaş III (yaaş): 1.Genç. 2.Yeni.

yaş-: (Güneş) batmak.

yaşa- (yaaşa-): Yaşamak, ömür sür­mek.

yaşayış (yaaşayış): Hayat, yaşayış.

yaşıl (yaaşıl): Yeşil.

ya­şıl­baş (yaa­şıl­baş): Ör­dek­giller­den, tüy­leri mavi, be­yaz, si­yah, kah­ve­ren­gi -erke­ği­nin ba­şı yeşil- renkli bir yaban ör­de­ği; yeşilbaş.

yaşır-: Gizlemek, saklamak.

yaşlık (yaaşlık): Gençlik, delikan­lı­lık.

yaşulı (yaaşulı): 1.Yaşlı, ihtiyar. 2.Sö­­zü din­­lenen ve kendisine hür­­met edi­len kimse.

yat I (yaat): 1.Zihin, hafıza. 2.Ha­tır.

             y. et-: Anmak, hatırlamak.

yat II (yaat): Yabancı, yad, başka­sına ait.

yat-: 1.Yatmak, uzanmak. 2.Dur­mak. 3.Ke­silmek.

yatdan çık- (yaatdan çık-): Unutul­mak, hatı­rdan çıkmak.

yatdan çıkar- (yaatdan çıkar-): U­nut­mak.

yatda sakla- (yaatda sakla-): Ha­tır­da tut­mak, u­nutmamak.

yatır (yatıır < yatyaar): 1.Yatıyor. 2. (Yer­de) du­ruyor. 3.Durur.

yatır-: 1.Durdurmak, sona erdir­mek, bitirmek. 2.Yatıştır­mak. 3.Ya­tırmak, uyutmak.

yatla- (yaatla-): Hatırlamak, an­mak, yad etmek.

yatlama (yaatlama): 1.Hatıra, anı. 2.Anma, hatırlama.

yatla­n- (yaatla­n-): Hatırlanmak.

yatlanı­l- (yaatlanı­l-): Hatırlanıl­mak.

yatlat- (yaatlat-): Hatırlatmak.

yay- (yaay-): Dağıtmak, yaymak, saç­­mak.

yaydan-: 1.Acele etmemek, gecik­mek, oyalanmak. 2.Tereddüt et­­mek, ikirciklenmek, çekin­mek.

yayıl- (yaayıl-): Dağılmak, yayıl­mak, saçıl­mak.

yayka-: Sallamak.

yayla (yaayla): 1.Yayla. 2.Çayır, ça­­yırlık.

yayla- (yaayla-): Yaylamak.

yaylağ (yaaylağ): Yayla.

yayna-: 1.Refah/bolluk içinde ya­şa­mak. 2.Lezzet/tat almak, sefa sür­mek, eğlenmek. 3.Yayıl­mak, uzamak, uzayıp gitmek.

yayra-: Yayılmak, dağılmak, saçıl­mak, yaygınlaşmak.

yayradıcı: Yayıcı, yayan, yaygın hâ­le ge­tirici, yagın hâle geti­ren.

yayrat-: 1.Yaymak, dağıtmak, yay­gın­laştırmak. 2.(Kök) sal­mak.

yaz (yaaz): Bahar.

yaz- (yaaz-): Açmak, belli etmek, bir şe­yin gizliliğini ortadan kal­dır­mak.

yaz- I: Yazmak, kaydetmek.

yaz- II: Yazmak, sermek, döşe­mek, aç­mak.

yazğar- (yaazğar-): 1.Günahlı/suçlu say­mak, suçlamak. 2.Ceza ver­mek, cezalandırmak.

yazık (yaazık): 1.Kabahat, suç. 2.Gü­­nah.

yazıl- I: Yazılmak, kaydedilmek.

yazıl- II: Yayılmak, serilmek.

yedi: Yedi.

yedi ölçäp bir kes- (yedi ölçääp bir kes-): Yedi ölçüp bir biç­mek; bir konuda çok ayrıntılı düşünmek, inceden inceye dü­şünmek.

yeğen: Yeğen.

yeğençi: Kız yeğen.

yeke: Bir, tek, yalnız, yalnız ba­şına.

yekelik: Yalnızlık, tek olma.

yeke öz (yeke ööz): Yalnız kendi, ken­di/tek başına.

yekesire-: Yalnızlık çekmek, ken­di­si­ni yal­nız hissetmek.

yekşenbe: Pazar (gün).

yel: Yel, rüzgâr.

yelek: Kuşların kanadında bu­lunan ve uçmaya yarayan ka­lın ek­sen­li tüy; telek.

yele sovur-: Yele vermek, boş ye­re har­camak, savurmak.

yelken: Yelken.

yelme-: Yapıştırmak, tutturmak.

yelmeş-: Yapışmak.

yelpe-: Yellemek, yelpazelemek.

yene: 1.Yeniden, tekrar. 2.Yine.

yeñ: Yen (elbise için).

yeñ-: Yenmek, mağlûp etmek.

yeñil: Kolay, sade, basit, hafif.

yeñil-: Yenilmek, mağlûp olmak.

yeñiş: 1.Gâlibiyet. 2.Zafer.

yeñle-: Azalmak, hafiflemek, ağır­lığı git­mek.

yer: 1.Yer. 2.Yer yüzü, dünya. 3.Top­­­rak.

             y. et-: Yer etmek.

yer al-: 1.Yer almak. 2.Hesaba ka­tıl­mak, kabul edilmek, dik­kate alın­mak.

yerden: Yersiz, sebepsiz, boş yere.

yerden yörän (yerden yörään): 1.Hep­­­si. 2.Bü­­­­yük küçük her­kes.

yeri: 1.Hadi, haydi! 2.Ha!

yer yüzi: Yer yüzü, dünya.

yeser: 1.Kurnaz, sinsi, her yere so­kulabilen. 2.Sinsice, kurnaz­ca. 3.Usta, mahir, becerikli. 4.Et­­kili, tesirli.

yet-: 1.Yetmek, kâfi gelmek. 2.Ye­tiş­­mek, erişmek, ulaşmak, er­mek.

yet­ğincek: Yeni yetme.

yetim (yetiim): Yetim.

yetip gel-: 1.Hücum etmek. 2.Yak­laş­mak.

yetir-: 1.Ulaştırmak, eriştirmek, ye­tiştirmek. 2.Teslim etmek, gö­türmek.

yetiş-: Yetişmek, büyümek, olgun­laşmak.

yığ-: Yığmak, toplamak.

yığın: 1.Kalabalık, topluluk, güruh. 2.Or­du.

yığış-: Birlikte toplamak/yığmak, top­­la­makta/yığmakta yardım­laş­mak.

yığna-: Yığmak, toplamak, bir a­ra­ya getirmek.

yığnak: Toplantı.

yığnan-: Toplanmak, birikmek.

yığşır-: Saklamak, gizlemek.

yık-: 1.Yıkmak, yenmek, mağlûp et­mek. 2.Yıkmak, devirmek. 3.Yık­mak (gönül).

yıkıl-: 1.Yıkılmak, devrilmek, düş­mek. 3.Devrilmek, tahttan indi­rilmek.

yıl: Yıl, sene.

yılan (yılaan): Yılan.

yıldıra-: Işıldamak, par­lamak, pa­rıl­da­mak.

yıldırım: Yıldırım, şimşek.

yıldız: Yıldız.

yılğın: Ilgın, ılgın ağacı.

yılğır-: Gülümsemek, tebessüm et­mek.

yılğırış-: Sessizce gülüşmek, hep birlikte gülümsemek.

yılı: 1.Sıcak, ılık. 2.Sıcak, müşfik, şef­katli.

yılıt-: Isıtmak.

yıllap (yıllaap): ... yıldır/yıldan beri.

yıllık: Yıllık.

yılpılda-: Parıldamak, ışıldamak.

yiğdel-: Gençleşmek, gencelmek.

yiğit: 1.Genç, delikanlı. 2.Yiğit, kah­ra­man, bahadır.

yiğren-: İğrenmek, tiksinmek.

yiğrenç: İğrenç, tiksindirici.

yiğrimi: Yirmi.

yit-: Yitmek, kaybolmak.

yiti: Keskin.

yitir-: Yitirmek, kaybetmek.

yod: İyot.

yoda (yooda): Patika, biraz dar yol, yo­lak, yolcuk.

yoğa­l- (yooğa­l-): 1.Yok olmak, kay­bol­mak, yitmek. 2.Ölmek.

yoğsa: Yoksa.

yoğsam: bk. yoğsa.

yok (yook): 1.Yok. 2.Hayır.

             y. bol-: Yok olmak.

             y. et-: Yok etmek.

yokarı: Yukarı, üst.

yol (yool): Yol.

yol-: Yolmak.

yol aç- (yool aç-): Çığır açmak, yol aç­mak.

yolağçı (yoolağçı): Yolcu.

yol al- (yool al-): 1.Yol almak. 2.Yo­­­lu­na gir­mek.

yolbars: Kaplan.

yol ber- (yool ber-): 1.Yol vermek. 2.Ö­ne sürmek.

yolboyı (yoolboyı): Yol boyu.

yoldaş: Arkadaş, yoldaş.

yolla- (yoolla-): Yollamak, gönder­mek.

yom: Dua, hayır dua.

yomakçı: Nüktedan, nükteci.

Yomut: Bir Türkmen oymağının a­dı.

yoñ: Soğuk algınlığı, grip.

yorğan: Yorgan.

yov: 1.Düşman. 2.Savaş.

yovuz: 1.Ağır, güçlüklerle dolu, sı­kın­tılı. 2.Şiddetli, sert.

yovuz gün: Kötü/kara gün.

yöne (yööne): 1.Parasız, bedava. 2.Boşu­­na, gereksiz, lüzumsuz. 3.Ama, fakat, ancak, lâkin.

yönekey (yöönekey): 1.Basit, kolay, sade. 2.Alçak gönüllü.

yör (yöör < yörer): Duruyor, durur.

yör-: Yürümek.

yöre-: Yürümek, hareket etmek.

yöre­di­l-: 1.Çalıştırılmak, işletilmek. 2.Devam edilmek, kesintiye uğramadan yapılmak.

yö­rel­ğe: 1.Gelenek, âdet, anane. 2.Yol, yön­tem, metot.

yöret-: 1.(Fi­­­­kir) yürütmek. 2.Çalış­tırmak, işletmek.

yörğünli: Yaygın, çok bilinen (halk a­rasında).

yörite (yöriite): Özel, hususî.

yuğrul-: Yoğrulmak.

yuka (yuuka): 1.Yufka (yürek). 2.İn­ce.

yum-: Yummak.

yumruk: Yumruk.

yu­muş: 1.İş, görev, ödev. 2.Ev öde­vi.

yu­muş oğlanı: Emir kulu.

yurt (yuurt): Yurt, memleket.

yuv-: Yıkamak.

yuva: Baharda yetişen ve yenilen     a­cımsı bir ot.

yuvaş: Yavaş, hafif, sessiz.

yuvdun-: Yutkunmak.

yuvdunış-: Hep birlikte yut­­kunmak.

yuvul-: Yıkanmak, yıkanılmak.

yük: Yük.

yükle-: 1.Yüklemek, yük vurmak. 2.Yük­lemek, yükümlülük altı­na sokmak, sorumlu tutmak.

yüklet: Yük hayvanı.

yüklet-: Yükletmek.

yüksek: Yüce, yüksek.

yüñ: Yün.

yüpek: İpek.

yüplük: İplik.

yürek: Yürek, kalp.

            y. et-: Cesaret etmek.

yürekli: Cesur, yürekli.

yüvür-: Koşmak.

yüvürt-: Germek, çekmek.

yüz I: 1.Yüz. 2.Kat, huzur.

yüz II: Yüz (sayı).

yüz-: Yüzmek.

yüzlen-: Yönelmek.

yüzük: 1.Yüzük. 2.Halka.

  

-Z-

 

zal: Salon.

zalım (zaalım): Zalim.

zaman (zamaan): 1.Vakit, zaman. 2.De­vir, çağ.

zamana (zamaana): Zamane, çağ, de­vir.

zant: Niyet, maksat, murat, amaç.

zar (zaar): 1.Şikâyet, sızlanma. 2.İn­­­le­me, inilti. 3.Sıkıntı, yok­­­sulluk. 4.Muhtaç olma.

             z. bol-: Muhtaç olmak, ihti­yaç duy­­mak.

             z. et-: 1.Muhtaç etmek. 2.İn­le­mek, sızlamak, feryat etmek.

zarba: Darbe, vuruş, saldırı, hü­cum.

zarın (zaarıın): 1.İniltili. 2.Acıklı, ha­zin. 3.İn­leyerek.

za­rın­­la- (zaa­rıın­­la-): Sızlanmak, ağ­la­mak, dert yanmak.

zarınlık (zaarıınlık): Sızlanma, dert yan­ma.

zarp: 1.Güç, hız. 2.Darbe, çarpma, vur­ma.

zat (zaat): 1.Şey, nesne. 2.Eşya, var­lık.

zaya­lan­­- (zaaya­lan­­-): 1.Boşa git­mek. 2.Yoldan çıkmak, bozul­mak. 3.Bozulmak, tah­rip ol­mak.

zäher: Zehir.

zäherle-: Zehirlemek.

zähmet: 1.Zah­met. 2.Emek. 3.İş, ça­lış­ma. 4.A­zap, eziyet, cefa, iş­kence.

zehin (zehiin): 1.Kâbiliyet, yetenek, me­le­ke. 2.Zekâ.

zehinli (zehiinli): 1.Kâbiliyetli, ye­tenekli. 2.Zeki.

zemin (zemiin): 1.Dünya, yer yüzü. 2.Toprak, yer.

zenan (zenaan): Kadın.

zer: Altın.

zerarlı (zeraarlı): İçin, ötürü, yü­zün­den.

zerur (zeruur): Gerekli, zarurî.

zeruriyet (zeruuriyet): Zaruriyet.

zeyren-: Sızlanmak, şikâyet et­mek.

zınat (zıınat): Ziynet, süs, süs eşya­sı.

zıñ-: 1.Atmak, fırlatmak. 2.Sıçra­mak.

zıyanlı (zıyaanlı): Zararlı, zarar ve­ri­ci.

zıyat (zıyaat): Üstün.

zol (zool): Devamlı, sürekli, her za­man.

zolak (zoolak): 1.Şerit, çizgi, hat. 2.Bölge, mıntıka.

zoma- (zooma-): Yüklenmek, sal­dır­mak, atılmak (bir şeyin ü­ze­rine).

zor (zoor): 1.Kuvvet, güç. 2.Kuv­vet­li, güçlü.

             z. et-: Güçlük çıkarmak, sı­kın­­tı vermek, zora koşmak.

zordan (zoordan): Güçlükle, zorla.

zorluk (zoorluk): 1.Zorbalık, cebir. 2.Güç­lülük, kuvvetlilik.

zulmat (zulmaat): 1.Güç hayat şart­larının yaşandığı de­vir, ka­ran­lık de­vir. 2.Karanlık.

zulum: Zulüm.

zülp: Zülüf.

Book genre: 
Dictionaries
Digital format: 
ZIP / RAR